Zülfü Livaneli’nin Son Kitabı “Huzursuzluk” Üzerine

Bir kitap alacağım zaman en az bir hafta hatta bazen daha fazla araştırma yaparım. Kim yazmış, içeriği ne; yorumları okurum, kaç değerlendirme puanı aldığına dikkat ederim. İmkanım varsa iç sayfalarına şöyle bir göz atarım. Fakat nadir olarak bazı yazarların kitaplarını hiç düşünmeden alırım. Çünkü ne içeriğinden şüphem vardır ne de kitabı beğenmeyeceğimden. Bu yazarlardan biri de Zülfü Livaneli’dir.

Livaneli’nin şimdiye kadar elime geçen her kitabını okumuş, hepsinde de yazarın kalemine hayran kalmışımdır. Tanrı böyle bir yeteneği her kuluna nasip etmiyor ne yazık ki.

Bir defasında eşimle- tanışmamızın henüz üçüncü haftası, o zamanlar yeni yeni tanıyorduk birbirimizi- Livaneli konserine gitmiştim. O nasıl bir kalabalıktı öyle! Salon tıklım tıklım dolmuş, herkes onun sahneye çıkmasını bekliyor. O zamanlar henüz okumamıştım kitaplarını, yalnızca eşimden öğrendiğim birkaç şarkısını biliyordum, o kadar. Sonra bir gün kitap sitelerinde acaba ne alsam diye dolaşırken kitaplarının da olduğunu fark ettim. Aldım. İşte asıl Livaneli ile asıl tanışmam böyle oldu.

Son okuduğum – daha doğrusu dün başlayıp bugün bitirdiğim- kitabı Huzursuzluk. Hiç tartışmasız yazarın en güzel kitabı. Kitabın adının neden Huzursuzluk olduğunu kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız. Bu öyle bir huzursuzluk ki bizim topraklarımızda hiç bitmeyen bir kısır döngü olan savaşın, kan davalarının, namus cinayetlerinin özeti, tabi bir de terörün.

“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın artık anne!” diye başlayıp, insana acaba gerçekten de insan mıyım sorusunu iliklerine kadar işletip sorduran bir kitap. Okuyun derim, bu kitabı ne yapın ne edin mutlaka okuyun. İşte sizler için kitaptan altını çizdiğim bazı cümleler:

  1. “Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: Develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparır çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kan dikenle karışınca bu tat devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Ortadoğu’nun âdeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur.”
  2. “Asil insanların en neşeli zamanlarında bile hüzün vardır, daha düşük ruhlar ise en sefil zamanda bile neşelidir. İnsanların fazla gülmediği, kadınlarla çocukların evin erkeklerinin yanında yüksek sesle konuşamadığı ; dede, baba eve geldiği zaman Arap şarkıları çalan radyonun kapatıldığı, alelacele yenilen yemek sırasında kimsenin konuşmadığı, neşesiz, tatsız bir hayata çok uyan bir şiir bu.”
  3. ”Eğer Zilan, Nergis, Meleknaz ve binlercesi homosapiens değil de hayvan olsaydı bu acıların hiçbirini çekmezlerdi, kendimizi hayvanlardan ve bitkilerden üstün görmemiz büyük bir aldatmaca, insanlık diye yücelttiğimiz şey aslında ne aşağılayıcı bir kavram diye düşündüm.” 
  4. ” Katil olduktan sonra ha haç takmışsın boynuna, ha hilal, ne farkı var birbirinden.” 
  5. “Kavanoza kapatılmış bir sinek gibi ne kadar çırpınsam da Mezopotamya atmosferinden çıkamıyordum; taş ve güneş ve baharat ve masal ve ağır akan zaman ve çöl gizemi beni ele geçirmişti. İçime baktığımda kendimi değil bunları görüyordum.”
  6. ”Aklı Batı’da , kalbi Doğu’da yaşama şizofrenisinin parçaladığı ruhların bunalımını, özgüven eksikliğini, yabancı sözcüklerle, yabancı tüketim mallarıyla örtmeye çalıştıkları tedirgin kişiliklerini, olduğundan farklı görünme çabalarını sanki gözlerim birdenbire açılmışçasına göstermişti Hüseyin bana.” 
  7. ”Araplar sevdaya garam diyordu, aşk ise sarmaşıkların sarılması anlamındaydı ki belki de sevdaya daha çok yakışan bir şeydi”. 
  8. “Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz”.
  9. ”Kimi kadınlardaki bu güce her zaman şaşırmışımdır zaten, bu özgüveni, bu inadı, bu kararlılığı nereden alıyorlar, güçlerinin kaynağı ne, niye erkekler duygusal bakımdan daha zayıf ve perişan diye sorup durmuşumdur.” 
  10. “… Melek Tavus dedim, belki sen de, Tevrat’ın tanrısı gibi evreni yaratırken altı gün çok yoruldun; birinci gün ışığı, karanlığı, geceyi gündüzü yarattın, ikinci gün gök kubbeyi, daha sonra karayı, denizi, otları, bitkileri, tohumları, meyveleri yarattın, dördüncü gün sıra Güneş’e, Ay’a ve yıldızlara geldi, beşinci gün yeryüzünü her türlü canlıyla doldurdun, dünyaya egemen olması için kendi suretinde insanı yarattın, onları erkek ve dişi kıldın, sonra yarattıklarına baktın ve her şeyin çok iyi olduğunu gördün. Altıncı gün gök ve yer bütün ögeleriyle tamamlanmıştı. Yedinci güne gelindiğinde yapmakta olduğun işi bitirdin ve o gün dinlenmeye çekildin; belki de yedinci gün hala sürüyor çünkü masumların, acı çekenlerin çığlıkları ulaşmıyor sana ve artık her şey güzel değil.”