Zakkuma Dönüşememiş Bir Kadın

Sadece bir kaç aşk fazla yaşamıştım. Zulaya hatırası saklanmış sayılı sevişmelerim ve gözyaşı dökülmemiş yol ayrımlarım oldu. Belki de eli sadaktan ayrılmayan amazondum ve yüzyılın tam ortasında unutulmuştum.  Yine de hayal kırıklığının kadınlara, öfkenin talan edilmiş İstanbul’a çok yakıştığını düşünenlerdenim. Yağmur bulutlarını hor görenler beni dünyamdan değildir. Bilirsin, şık şeylerden haz etmem. Nizam, renkli kanaviçeler gibi iplik iplik örülmüşken; bir ters bir yüz kişiliklerin arkasında karmakarışıklığın eksik yüzü saklanıyor… Ayrıca güzelliği kusurda arayanlardanım. Gözden düşmüş bir adamın doğum lekelerinde, ölümden dönülmüş bir motor kazasından kalma dikiş izlerinde falan… Yaşlanmışlığın ve yaşanmışlığın estetiğini sorgulayanlar tarihi inkar etmeye hazırdır.

Üstelik ağzımla içmeyi ve gönlümce sevmeyi de bilmem. Gurur, inat, dik başlılık; yani çağımıza rağmen bir kadında olmaması gereken ne varsa altın tepside başkalarına sunmam. Bilirsin, vakitsiz çalan telefonları da sevmem. Çok geç ve erken gelen şeyleri… Çağımızın sorunu, her canlının tadacağı ölüm gibi bir şey… “Ölüm tadılır mı ulan” diye küfrediyorum önünden geçtikçe o büyük puntolarla yazılmış, sevimsiz ama anlamlı yazının. Her canlının tadacağı bir şey: Tercih konusu olmak… İnsan insana değişilir mi? Eskiyen her şeye yol veren ve yenisine yer açamaya can atarken bu adamlar kadınlar, aksi mümkün mü?

Masal anlatanlarla problemim yok, ama masallara inandıranlarla görülecek hesabım çok… Yine de tevazu göstermeyeceğim: Bu ilk inanışım değil…

Kırık bir aynam vardı o makus talihimden haber veren telefonu aldığımda. “Göreceksin bak, hayat devam edecek” diyen ses, sadece vicdanı rahatlatma operasyonu ya da yavan bir günah çıkarma eylemi olan tüm cümleler, çatal dilli yılandı. Koynumda besledim onu, büyüttüm. Yalnızdı, sevdim. Tekmelenmiş bir sokak itini, yağmurda kalmış kediyi sevmeyi öğretmişti annem.  “Onu neden sevmeyeyim ki” demiştim. Kırılmış bir aynam vardı, gördüm solmuş gülücüğümü. Ah benim zavallı, sahte gülücüğüm.  Venedik maskeleri kadar yaldızlı ve tutkuyla işlenmiştin. Ardındaki yüz, beceriksiz bir el işçiliğiydi sanki.

Sonra “Bu onun meselesiydi” dedim “Çözsün o zaman…” Yapabileceğim de bir şey yoktu, bir iki fiyakalı ayrılık cümlesi kurup avuçlarımda git gide küçülen bir adamı, aldığım yere koymaktan başka. Ki incittiğim hiçbir gurur beni daha güzel, daha vazgeçilmez, daha unutulmaz bir kadın yapmayacak. İnsanlar vardır, bir de tercihleri… İnsanlar vardır, bir de ezberlenmişçesine verdikleri sözleri, baş ağrıtmayan yeminleri… Fazlası yok, öğrendim bunu, yaşım 27…

Kaç yüzyıl önceydi, anlaşılmaktan vazgeçmiş bir hikaye; anlatılmayı unutmuştu kapı önlerinde çekirdek çitleyen kadınlara. O kadınlar ki umutluydu bir lokma ekmekten ve dünyanın, dua edildiğinde daha güzel bir yer haline geleceğinden. İbadeti, sustukları çileler olan ve yüz çizgilerinde İdişçe yazılar okunan kadınlar… Ah! Ben ise çiçekleri ve çocukları çok seven bir adama aşıktım. Ama gel gör ki ben ne çiçektim ne çocuk! Zakkuma dönüşebilirdim biraz içinden gelerek okşasa… Zakkuma dönüşememiş bir yarım çiçek olarak kaldı ömrüm sayesinde. Sanki ezbere dokunurdu parmak uçları.

“Hep güzel hatırlayacağım” dedi. “Hatırlamak, tüm kaybetmişlerin züğürt tesellisidir” demedim, diyemedim. “Anma” dedim, “hatırlamak yaşatmanın başka bir yoludur ve aralarına uçurum giren insanlar arasında billurdan bağlar bırakır…” Yerin dibine batasıca adım, riyakar dudaklarda gezmesin diye, bir adamın zihninden neşeyle yaşanmış da olsa her saniyeyi silebilecek bir sihirli değnek istedim masallarımdan. Masallar, inanmış bir çocuk ve aldanmış bir yetişkin olduğumdan borçluydu bunu bana. Benim içinse yapılabilecek hiç bir şey yoktu. Söz konusu hayal kırıklığı olduğunda “Hiç” kelimesini ne çok kullanıyorum.