Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim

1980 yılının Eylül ayıydı. Kış yüzünü göstermeye başlamıştı Ankara’ da. Akşamları serin geçiyordu artık.

Tren gara girdiği anda yerinden kalkarak başının üzerinde duran bölmeden çantasını alarak hızla kapıya ilerledi Ahmet. Trenin durmasını beklemeden, yavaşlamaya başladığında dikkatli ama çevik hareketlerle vagondan atladı. Koşarak garın çıkış kapısına giderken arkasından kızan gar güvenlik görevlisinin sesini duymadı bile.

Caddeye çıkar çıkmaz hemen gömlek cebinden çıkardığı sigarasını yaktı. Derin derin içine çekti dumanı. Etrafı kolaçan ettikten sonra gelen taksiye el kaldırdı. Sigarasından bir nefes daha çekip yere attı. Arabaya bindi.

Kendisine bildirilen adresi taksiciye söyledi. Gözlerini kapatıp kafasını koltuğu dayadı. Çantası dizlerinin üzerinde elleri ile sıkı sıkı tutuyordu.

Taksici sohbet etmek istercesine birkaç laf etti. Her yerde herkesin konuştuğu kalıplaşmış cümlelerdi bunlar. Karadeniz şivesi ile gündemin en sıcak en gergin konusu olan sağ sol olaylarına dair bir iki laf etti kendince. Ancak müşterisinin oralı bile olmadığını görünce sustu. On beş dakikalık kısa bir yolculuktan sonra verilen adrese gelmişlerdi. Parayı ödeyip arabadan indi.

Burası bekleyeceği adresti. Taksiden indiği yer mahalle kahvehanesiydi. Elinde çantası ağır adımlarla etrafı kolaçan ederek kahvehane kapısından içeri girdi. Kapı gıcırtısına içerideki çoğu altmışlı yaşları devirmiş emekliler aynı anda ona döndüler. Bütün gözler üzerine çevrilince selamünaleyküm dedi gayriihtiyari. Onlarda hep bir ağızdan aleykümselam diyerek oynadıkları oyunlara geri döndüler.

Cam kenarında boş bir masaya geçip sandalyeyi çekti ve oturdu. Demli çay söyledi yanına yaklaşan on bir on iki yaşlarındaki muhtemelen kahvehane sahibinin oğlu olan küçük çırağa. Az sonra çırak çayı masaya bırakıp gitti.

Ahmet çantasından çıkardığı gazete kâğıdına sarılı bir gün önce trene binerken aldığı bayat simidi çaya batırarak yedi. Yerken acıkmış olduğunun farkına vardı. Takip edilme yakalanma korkusu bütün bedenini öyle sarmıştı ki açlığının farkına bile varmamıştı o ana kadar. Simidi bitince çırağa bir çay daha söyleyerek yan masada okunmaktan sayfaları dağılmış Hürriyet gazetesine uzanıp aldı. Gazeteyi şöyle bir düzenledikten sonra haberlere göz gezdirdi zaman geçirmek adına. Ara ara da ihtiyarların siyasi sohbetlerine kulak misafiri oluyordu ister istemez.

Bir gözü kapıda gelen gidene bakıyor ama bir türlü Havin gelmiyordu. Saatler ilerledikçe bir çantaya bakıyordu bir sokağa. Gerilmeye başlıyordu.

Bacaklarında uyuşma, midesinde yanma başlamıştı çay içmekten. Sigara üstüne sigara yakıyordu.

Hava iyice karardığında sigara paketi bitmişti. Çırağa hesabı ödeyip sokağa çıktı. Biraz dolaşmak iyi gelir diye düşündü.

Hem sigara alabileceği bir bakkal bulur hem de belki bir şeyler yerdi. Sonra hemen vaz geçti bu fikirden. Ya o dışardayken Havin gelir de onu bulamazsa. Böyle bir risk alamazdı. Bu kitabı Havine mutlaka teslim etmeliydi. Kitapla onca yolu tekrar gidemezdi. Koşar adım sokağın sonuna doğru yürürken bakkalın tabelasını gördü. İçeri girip uyuklayan adamdan bir Bafra sigarası istedi. Cebinden çıkardığı buruşmuş parayı verirken önünde duran tezgâhtan bir pakette bisküvi aldı. Para üstünü cebine atıp hemen kahvehaneye dönmek üzere yola koyuldu.

Kahvehaneden içeri girmeden önce etrafı karanlıkta kolaçan etti. İçeri girince gözler sorgularcasına bu genç adama döndü. Gittiğini fark etmemiş olacaklar ki dönüşüne şaşırmış görünüyorlardı. Gülümseyip az önce kalktığı masaya tekrar oturdu.

Çırak gülümseyerek yanına geldi. Çay istemediğini başka içecek neyi olduğunu sorduğunda ufaklık ona oralet var ağabey dedi beyaz dişlerini göstererek. Sımsıcak gülüşünde ne umutlar vardı küçük adamın. Adını sordu Ahmet çocuğa. Onun adının da Ahmet olduğunu duyunca daha da bir kanı ısındı çocuğa. Benim adım da Ahmet dedi başını okşarken.

Küçük Ahmet oraleti masaya bırakırken yeni tanıştığı Ahmet ağabeysine ne beklediğini nereden geldiğini sordu. Ahmet çocuğa bir arkadaşını beklediğini burada buluşacaklarını ona bir şey vermesi gerektiğini ama arkadaşının geciktiğini söyledi çantayı gösterirken.

Tahmin ettiği gibi kahvehane sahibinin oğluydu küçük Ahmet. İlkokul dördüncü sınıfta okuyor akşamları ve tatil zamanları ayağı sakat babasına yardım ediyordu kahvehanede. Evin ikinci erkeği olarak çalışıyor olmanın gururu ile büyümüştü küçük Ahmet çocukluğunu unutup.

Gece yarısına yaklaşırken beklemekten yorgun, yakalanma korkusundan gergin masada uyuya kalmıştı Ahmet. Jandarma arkasından kovalıyor Ahmet kaçıyor. Koşuyor Ahmet var gücüyle nefes nefese. Gücü tükeniyor ağaçların arasında. Ayağı takılıp düşüyor. Jandarma yakalıyor kan ter içinde kalan Ahmet’i.

Omzuna dokunan küçük Ahmet’in elini hissedince yerinden irkiliyor Ahmet. O an anlıyor hepsinin bir rüya olduğunu. Küçük Ahmet ne olduğunu anlamayan korkmuş ve soran gözlerle bakıyor Ahmet’e. Kötü bir rüya gördüm iyiyim diyor ufaklığa. Etrafına bakınca kimsenin kalmadığını masaların üzerine ters çevrilmiş sandalyeleri görüp hesabı ödeyerek kalkıyor Ahmet. Küçük Ahmet’ in tek başına dükkânı temizleyip kapatmak için kendisini beklediğini fark ediyor.

Küçük Ahmet teselli edercesine eline dokunuyor Ahmet’in.

-Gelmedi ağabey arkadaşın diyor.

-Gelmedi ufaklık, diyor gülümseyerek.

Sonra bu küçük adama çantasından çıkardığı gazete kâğıdına sarılı paketi uzatırken

-Bak Ahmet bu saatte bununla yola çıkamam. Yarın gelip senden alacağım. Bunu benim için saklar mısın bu gece?

– Nedir ki ağabey bu?

-Kitap ama yasak kitap diyor Ahmet

Gözleri kocaman açılan küçük Ahmet kendisine verilmiş olan bu görevi gururla kabul ederken sormayı da ihmal etmiyor;

  • Kitap niye yasak olsun ki ağabey?
  • Yarın almaya geldiğimde anlatırım. Ama sen şimdi bunu sakla ve sakın kimseye bir şey söyleme. Bu aramızda sır tamam mı?
  • Söylemem tabi Ahmet ağabey sen hiç merak etme, diyor paketi alırken.

Ahmet gece karanlığında ilerlerken arkasından sesleniyor

-Ağabey nerde kalacaksın? “

Bulurum ben bir yer sen merak etme. Sabah erkenden gelirim diyor sokağın karanlığında kaybolurken.

-Yolun açık olsun Allaha emanet ol diye sesleniyor çocuk zifir karanlığa elinde yasaklı kitap ile.

Ertesi sabah küçük Ahmet erkenden kalkıp kahvehaneyi açmak için sokağa çıktığında her yerde askerleri görünce şaşkınlık ve korku içinde koşarak eve geri döndü. Babasını uyandırdı. Ev halkı ayaktaydı artık. Radyoyu açtıklarında gece askeri darbe olduğunu öğrendiler. Ne yapacaklarını bilemediler bir süre.

Sonra sokağa çıkma yasağının ne olduğunu sordu babasına. Öğrenince Ahmet abisi geldi aklına. Sabah geleceğim demişti. Gelmiş miydi? Neredeydi şimdi? Bütün günü evde düşüncelere dalarak yeni tanıştığı genç adamı düşünerek cam kenarında geçirdi.

Yasaklı kitabı kahvehanede oyuncaklarını sakladığı gizli bölmeye saklamıştı gece. Kimse bulamazdı onu orda.

Sonra akşamüstü kapı önünde duran askerlerin konuşmaları ilişti kulağına. Gece darbe olduğunda dur ihtarına uymayan birini vurmuşlardı aşağı mahallede. Ölmüştü adam. Cenazesi sabaha kadar yolda kalmıştı. Ancak sabah savcı gelince kaldırmışlardı genç adamı.

Günler sonra küçük Ahmet ortalık durulunca kahvehaneye gidince hemen Ahmet ağabeysinin verdiği kitabı gizli saklı çıkardı yerinden. Gazete kâğıdına sarılı kitabı açtı yavaşça korkarak. Kitabın arkasında bir şey göremedi. Önünü çevirip üzerindeki yazıyı okudu sessizce:

Nazım Hikmet Ran

Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim