Siz Bugün Öldünüz Hocam

Tablada izmaritler bekler, rafta kitaplar, selede çamaşırlar, saksıda çiçekler… Bu birbirinden habersiz varlıkların ortak bir tarafı vardır, sessiz dilsiz bir eylemi. Bir sonu beklerken, yelkovan ve akrep birbirinin tersine gider sanki. Hep peygamber sabrıyla bekler sanırdım, dağlar taşlar kıyameti. Biz kıyameti bekleriz de, kıyamet kopmak için bizi beklemiyor.

Siz bugün öldünüz. Kahkahanızda sesimi, yaranızda izimi, aynanızda yüzümü aradım. Aradıklarımı bulamamak ve bulunmayanların yerine başka arayışlar koymakla geçti ömrüm. Fotoğraf çerçevenizde bana yer yoktu hocam. Kapı zilinizde artık, adınızın yanında başka bir ad vardı. Kulpsuz bir çaresizlik düşünün, tutanın elinde kalır. Bin yılın en adaletsiz yargıcı olan toplum, tokmağını vurdu ve “karar” dedi. O an hepimiz ayağa kalktık hocam. İnsanların kaderini Tanrı değil, yine insanlar tayin ederdi. Her yenilgimize, vazgeçişimize bahane ettiğimiz ve isyanımızı bastırmak için fısıldadığımız kader… Kader bile utanabilirdi bizden hocam. O, bize bir son belirlemekten yorgun, biz ise ona razı olmaktan… Vicdan yoksunu, ikiyüzlü yargıcın okuduğu karara mı saygı duyacaktık! Zavallılıklar ve haksızlıklar bütünüdür. Cennete varmayan yolların yolcusu olmak haksızlığı, arana çeyrek asırlar sıkıştırılmış adamları sevmek haksızlığı, bize biçilmiş kalıplara sığmamanın haksızlığı. Aşkın incitici bir karşılıksızlıkta yaşanmasının haksızlığı… Tüm bu haksızlıkların arasında, dokunulmazlığı olan tek şey yalnızlığımdı hocam. Didik didik edilmiş özyaşamım içinde, dokunulmayan tek şey… Sadece bir kere yaşanan hayatımızdan çalınanları, adaletin terazisine koysak, kaybedilenler ağır basar.

Her şey olacağına varırdı burada… Burada cennet ve cehennem bir bütündü. Uzakları kadar tuzakları da vardı. Vapurları vardı, aşık günbatımları, pervasız martıları… Erguvanlar geçmek üzere, mimoza çoktan bitti, mor salkım zamanı şimdi… Bu şehirde değişim katliamdır, her gelen mevsim bir öncekinin hükümdarlığını kırar geçer… Bu şehirde her mevsim zafer her aşk kırımdır. Hele bir kere vurgun yediysen onun rutubetli, gölge sokaklarından, tuzunu rüzgara vurmuş deniz kokusundan… Sana hiçbir yazar, hiçbir şair, hiçbir şarkı… Bu şehri anlatamaz. Bu şehir sana kendini anlatır. “Ben İstanbul’um” der, “beni iyi tanı… Bilhassa bu taze sıkılmış üzüm tadındaki baharda, bir sonraki mevsimde yıllanmış şarap gibi kalacağım damağında, ben İstanbul’um, beni iyi tanı, masallarım var benim. Beni iyi tanı…” (Albert Hiçbir Şey Bilmeyecek)

Gemilerim yoktu, dünden yakmıştım hepsini, atacak köprüm kalmamış, ayak bastığım her yer tarumar… Kim bilir ne zamandır ben, oltadan düşmüş balık gibi çırpınıyorum, Haliç’ten aşırılmış su dolu bir balık kovasının yanı başında… Süleymaniye’yi severdim hocam. Ruhlar yıkardım kurnalarında, herkes suya yüz sürerdi, ben toprağa… Ve hatırlarım: herkes sarmaşık gülleriyle donatırdı gönül bahçesini, sen zeytin dallarıyla. Çalacak kapım olmadığı zamanlar sokağınızdan geçmedim hocam, evinizin ışıklarına bakmadım kendi karanlığımı avutmak için. Her cumartesi öğleden sonraları demlendiğiniz mimli meyhaneye uğramadım, sizi hiç kimselere sormadım… Gemilerim yoktu hocam, atacak köprüm de kalmamıştı. Yalnızdım, silahsızdım, gurursuzdum. Kaybedecek bir şeyim olmadığında korkusuzdum da, her gece uyuyup uyanıp sizi yitirdiğim rüyalar olmasa… Süleymaniye’yi severdim hocam, hele Ağakapısı’nı… Yollarımızın kesiştiği yerde, can yakan bir şehrin haletiruhiyesini yaşadık. Derdiniz ki: “İnsan dokunmadan da sevebilir.” Öğrenmeye çalıştım, denedim, çok denedim. Yıllar sonra söylediler “yazmaktan ve dokunmaktan korkma” diye, ikisi de o kadar benzer şeyler ki! İki eylem de birbirine o denli yoldaş, öylesine kardeş…