Resul’un Melekleri

Ben Resul, yanımdaki de sevgilim Zeyno.  Onun yanındakilerden biri benim kardeşim, diğeri de Zeyno`nun. Böyle işte benim çekirdek ailem;  en çok  travestilerce seviliyoruz  ve erken büyümenin acısını, birbirimize kol kanat gererek dindiriyoruz…

Zeyno, bana “Çirkin Kral” diyor, ben ona “Türkücü Kontes”.  Çok güzel türkü söylüyor kontesim; hele Gesi Bağları`na bir başladı mı,  “aman Allah`ım, iyi ki aşığım bu kıza” diyorum! Biz Ardahan`lıyız, Zeynogil Edirneli. Gönülden gönüle bir yol varmış; memleketiyiz birbirimizin, bayrağı, dini, örfü ve adeti…

Kardeşim Aslıhan`da kalp yetmezliği var, Zeyno`nun kardeşi Esra`ysa astım hastası. Benim bir hastalığım yok, Beşiktaş kazandığında sevinç çığlıkları atmak dışında! Türkücü Kontes de iyi maşallah; bir de türkü söylerken gözleri dolmasa…

Aslıhan ve Esra birbiriyle kardeş oldu; ben ve Zeyno`ysa, babası ve annesiyiz onların.  Evet, iki kız çocuğumuz var; ölmeyeceğimize söz verdik ikisine de, çok korkuyorlar öleceğiz diye…

Başka kardeşlerimiz de var bizim, öz kardeşlerimiz. Mesela benim dört kardeşim daha var, Zeyno`nunsa üç kardeşi daha. Memleketlerimizden Ankara`ya gelirken, tek bir kardeşimizi alabildik yanımıza. Hasta kardeşlerimizi seçtik, buradaki hastanelerde belki daha iyi bakılırlar diye.

Ben Kürt`üm, Zeyno  Çingene. “Ne halt etmeye geldiniz Ankara`ya?” diyeceksiniz. Ben baba dayağından kaçtım ve kaçarken yanıma en kıymetlimi, hasta kardeşimi aldım. Zeyno`nunsa, dilenmeyi reddetmek gibi bir hakkı vardı ve Ankara`ya gelirken, astımı olan kardeşini oralarda ablasız koyamazdı…

Burada, maaşı dolgun, sigortalı bir işte çalışmıyoruz elbette; ben simit satıyorum, Zeyno midyeler için pilav pişiriyor.  “Nasıl tanıştınız?” diye soracak olursanız; itilip kakılanlar, hor görülenler, Ankara`da birbirlerini  gözlerinden tanıyor…

Demet`te kalıyoruz. “Demet kim?”  diye soracaksınız; Ankara`da bir semt adı, Demetevler. Dört odalı bir hanedeyiz; bir odada Suriyeliler kalıyor, bir odada Türkmenler.  Bir odada travestiler kalırken, en küçük odadaysa, ben ve meleklerim kalıyoruz.

Hepimiz çekmişiz, hepimiz yaralı; dil problemi yok aramızda mültecilerle, banyo ve lavabo problemi var. Kız kardeşlerimizi, -kızlarımızı- kendimiz yıkıyoruz Zeyno`yla on günde bir ve onlar durulanırken, alelacele kendimiz  yıkanıyoruz. Travesti büyüklerimizce aramızı soracaksınız belki de; “siz yenisiniz burada, biz sahip çıkacağız size” deyip oda kiramızı  ödüyorlar ve üstelik cebimize harçlık koyuyorlar. Ben “abi” diyorum onlara, Zeyno  ise “abla”. Kardeşlerimizse, bazen “abi”, bazen “abla” diye hitap ediyorlar; travestilerse, gülümseyip,  hepimizi bağırlarına basıyorlar…

Babam beni çok döverdi; canım acırdı dayak yerken, ama ağlamazdım. Bütün kardeşlerimi döverdi babam, Aslıhan`ı bile. Bir gün dedim ki ona, “Aslıhan`a vurma bari, hasta o!” “Sana mı soracağım ulan şerefsiz!” dedi ve yine yaktı canımı… İşte o anda karar verdim kaçmaya. Annem üzülürdü babamın bize yaptığı fenalıklara, bir şey gelmezdi elinden. Anneme de çok çektiriyordu babam, ona da vuruyordu hep. Dedim anneme bir gece, “ben gideceğim Aslıhan`ı da alıp” dedim. Bakakaldı yüzüme öylece. Demedi bir şey. Tek bileziği vardı; onu tutuşturdu elime ve babam uyurken, babamın pantolonunun cebinden aldığı parayı.

Zeyno da çok çekmiş babasından. Yirmi liralık bir kota koymuş babası günlük. Dilenip, günde en az yirmi lira toplayacak; toplayamazsa fena, canı çok yanacak… Televizyonda seyretmiş birkaç Yılmaz Güney filmi. Ben de seviyorum o adamı; o da bizi seviyor, biliyorum. Çirkin Kral, filmlerinde ve kitaplarında değil yalnızca, Ankara`nın varoşlarında, mesela Demet`te  yaşıyor. Çirkin Kral`ı oldum Zeyno`nun; “sen güzelsin, ben çirkinim” dediğimde, “senin krallığın yeter bana, başka ne isterim ki” diyor…

Ben on dördümdeyim, Zeyno on üçünde. Kardeşlerimiz yaşıt, dokuzunda ikisi de. “Bu yaşta nasıl sevgili olunur, nasıl aşık olunur?” diye düşüneceksiniz. Görüyoruz sizin aşklarınızı oysa;  ruhlarınızdaki bencilliği, kibri, aşklarınızdaki sevgisizliği, hoyratlığı, her şeyi görüyoruz…

Eski kitaplar satan bir kitapçıya girdik Zeyno`yla bir gün. Dedim,  “param yok benim, bir şiir kitabı verir misin, sevgilime şiir okumak istiyorum” dedim. Gülümsedi kitapçı, oturttu bizi, çay ısmarladı. Bir Can Yücel kitabı verdi bana. “Daha önce hiç şiir okudun mu sevgiline?” dedi, “ilk kez okuyacağım” dedim.  “İlk şiirini burada oku sevgiline, dilersen çıkabilirim” dedi. “Çıkma” dedim, “şahit ol şiir okuyuşuma Zeyno`ya. “  Rastgele bir sayfa açtım kitaptan; önce şiire, sonra Zeyno`nun gözlerine, sonra yine şiire baktım hayranlıkla…

belkim bir kertenkeleydim
piç edilmiş bir yağmurun serini
bir güzelin çirkiniydim
çirkinlerin en güzeli
yeşil koşsa güneşlerin gölgesi
ben en hızlı yeşiliydim
kurbağa yarışlarında annemin…

çatal matal kaç çataldım kim bilir
bin dereden bir kendimi getirdim
haydan gelip huya giden bir huysuz
heyheyler içinde bir heydim…

Boğazım düğüm düğüm oldu, okuyamadım gerisini. Gözleri doldu Zeyno`nun. “Bir güzelin çirkinisin Resul” dedi bana, “çirkinlerin en güzelisin Resul” dedi, “benim Çirkin Kral`ımsın ” dedi…  Bazen kardeşlerimizi de alıp o kitapçıya gidiyoruz ailecek.  Kızılderili masalları, Can Yücel şiirleri ve Sofi`nin Dünyası`nı okuyoruz…

Ben Resul, yanımdaki de Zeyno.  Neler öğrendik hayattan biliyor musunuz? Babalarımız bize eziyet ederken, kardeşlerimize  nasıl baba olunur, nasıl annelik yapılır, onu öğrendik. Yan odamızda, gecenin bir vakti,  dilini bilmediğimiz mülteci bir kadının, yavrularını uyutmak için söylediği ninnilere kederlenip, o ninnilerle uyumayı öğrendik. Travestilerin,  bizi sarıp sarmaladıklarındaki mutluluğumuzu duyumsayıp, iki gözü iki çeşme ağladıklarında, can`a nasıl kıymet verilir, onu öğrendik. Emeğin ne güzel bir şey olduğunu öğrendik; simit satarken, midyelere pilav doldururken ve birbirimizin üzerine titrerkenki emeğimizin…

Bir keresinde Zeyno`nun annesini gördüm rüyamda ve Edirne`deki kardeşlerini. Zeyno, benim annemi birçok kez  görüyor rüyasında ve Ardahan`daki  kardeşlerimi. Birkaç fotoğrafımız var annemiz ve kardeşlerimizle çekildiğimiz. Birbirimize özlemlerimizi anlatıyoruz fotoğrafları okşayarak usulca; anne kokusu, kardeş kokusuna karışıyor özlemlerimizde sessizce…

Siz bizi görmezden geliyorsunuz; ama biz sizin gözlerinizin içine bakıyoruz. Samimiyetsizlikten başka bir şey yok gözlerinizde; “samimiyet” diyorum,  mesela sıcacık bir akşam simidini bir sokak köpeğiyle bölüşmek…  Bölüşebiliyorum samimiyetle, en güzel samimiyet bölüşmektir; oysa her biriniz ne kadar da iyi niyetli, duyarlı ve farklısınız değil mi…

Melekleriyle yaşayan on dördümde bir adamım. “Resul`un Melekleri “ diyorum, -Zeyno, Aslıhan ve Esra- ; size başka nasıl tarif edeyim ki kendimi…

Ergür Altan