Pencereye Uğramamış Bir Rüzgar İçin

Baş başa kaldık yağmurla, hanidir kanadı kırık yalıçapkınından başka uğrayan yok pencereye. Yaş aldım. Yüreğim de avuç içlerim kadar kurudu. Şairleri anlamak, acı ve iyi niyet yüklü bir sorumluluktu. Arkama baktım. Ben küçük hesaplarda kaybedilmiş bir kadınım, gözyaşım akmaz. Kıyıya varmayan gemilerim varmış adamım. Taşa geçen başa geçmeyen sözlerim varmış. Huzurluyum şimdilerde… Çarkın kendi halinde dönen dişlisiyken yoldan çıkmış ve düzeni ben alt üst etmişim gibi… Aramızdaki yüzyıllık suskunluğu küçücük bir “merhaba” ile bozmuşum gibi. Halbuki ben, ben, ben adamım… Küçük hesaplarda kaybedilmiş bir kadınım, gözyaşım akmaz. Mutluyken “neden ben” diye sormamışım hiç, mutsuzken de sormayacağım. Beni boş versene, kendinden haber ver, haritalaşmış yüzün yolumu hangi yitik ülkeye çıkarır? Tuz ve şeker en kıymetli yasakların arasında mı hala? Ya kolundaki ağrılar nasıl? Var olmanın sancılarını yaşarken bir gün –belki de sonsuza dek- yok olacağımızın amansız acısı mıdır içimize düşen? Kör kuyuya atılmış bir taş gibi… Uzaktan gelen tok bir ses yalnızca ömrümüz… Geriye bakmak için çok kısa olan ömrümüz… Ben kaybedilmiş bir kadınım, gözyaşım kör kuyuları doldurmak için akmaz.

**

Ki sen, iyi bir dost ve kötü sevgili. Tam tersi de olabilirdin.

**

Seherde bir rüzgar usulcacık vurur pencerelere. Utanmış, çekingen bir yeldir önceleyin. “Açsana ben geldim” der. “Al içeri, bir dolanırım, ne kadar dert keder varsa alır götürürüm.” Sen, hiç açmadın pencereni. Ne yağmur ne rüzgar uğradı sana. İçeri giremeyen tüm tabiat yıllarca kin güttü sana. Diş biledi. Hiç kimse bilmedi, neden aralamadın perdeni, neden bir kere açılmadı köhne pencerelerin, o yıkılası kapıdan kim çıkmıştı da, bir daha içeri hiç giremeyecek olan. Anahtar, yıllar yılı dönmedi kilitte. Ölüm bulaşıcıdır. Yaşam bulaşıcıdır. İlletler gibi güzellikler de bulaşıcıdır halbuki… Kimi taşımıştın kalbinde içinden hiç çıkmayacak bir virüs gibi. Adına aşk değil, tutku demişler. Ve cehennem bile onun kömür gözleriyle doluymuş, yanıyor yanıyor ve Mecusilerin bin yıldır sönmeyen ateşi gibi kül olacağı günü ümitle bekliyormuş. Sabahları toza dumana uyanırmışsın, akşamları afyonlu rüyalara dalarmışsın. Sabahları O’nun için adaklar adar, geceleri lanet edermişsin… Senin hakkında sen hariç herkes konuştu. Pencere önündeki sakız sardunya, tel kafesteki ötmeyi unutmuş bülbül, yılların sana benzettiği yorgun kedin, hepsi biliyordu hikayeni… Ama sen, köküne kadar kurumuş bir ağaç gibi fırtınayı bekledin yıkılmak için. Korkudan değildi bu saklanmalar… Bu tutkuyu, bu aşk görünümlü sancıyı biraz daha fazla yaşamak için, bir gün daha, bir an daha.