Okumayı Sevmeyen Toplumlarda Blog Yazmak Düşünsel Mastürbasyondur

Bir yazar “yazmak en iyi düşünme şeklidir” diyor. Gerçekten de yazı yazmak farklı bir düşünce eylemidir. Düşündüklerinizi yazıya geçirme isteği bir süre sonra bağımlılık yapabiliyor. Değişik konularda aklınıza gelenleri yazıya dökerken bazen rahatlıyor, bazen de daha çok sıkılıyorsunuz. Yazarken bazen kendinizle hesaplaşıyorken, bazen dostlarınıza bir derdinizi anlatıyor gibi, onlarla da bu derdinizi paylaşıyor gibi oluyorsunuz.

Sürekli bir şeyler yazıyorsanız ve yazılarınız da başkaları tarafından okunuyorsa bu elbette sizi daha mutlu eder. Ancak sadece başkaları okusun diye yazmak zorlamadır, piyasacılıktır. Özellikle okumayı sevmeyen toplumlarda yazı yazmak, güncel anlamda blog yazmak çok da kolay bir iş değil.
Eskiden görsel medyanın fazla yaygın olmadığı, teknolojinin ve iletişimin bu kadar gelişmediği dönemlerde kime sorsanız, “boş zamanlarımda kitap okurum” demesi adettendi. Okumasalar bile çoğunluk, okumayı bir erdem sayar, karşısındakiler tarafından takdir edileceğini bildiği için okuduğunu söylerdi.
Şimdi insanlar yalan bile olsa artık bunu da söylemiyor. Biz okumak yerine izlemeyi seven bir toplumuz. Küçük bir azınlık dışında gençler arasında okuma isteği hızla azalıyor. Moda olan bir kaç kitabı okuyup sosyal ortamlarda ofsayta düşmemek adına okunanları saymazsak bu ülkenin basılan ve satılan kitap-dergi-gazete sayıları ortada.

Tüm bunlar ortada iken blog yazmak aslında pek akıl işi değil. Ama dediğim gibi bu da bir çeşit bağımlılık. Tabii bu işten para kazananları ayrı tutuyor, benim gibi amatörce zevkine eğlencesine yazanlardan bahsediyorum. O dediğim ticariler, işin yazmaktan ve okunmaktan çok ne kadar tıklandıklarının derdinde olanlar ve bu işten ciddi anlamda para kazananlar.
Yazı yazmak biraz bağımlılık, biraz işgüzarlık, biraz da tedavisi olmayan bir hastalık gibi… Ne derseniz deyin artık. Hatta aptallık bile diyebilirsiniz. Çünkü yazdıklarınızdan dolayı başınıza türlü türlü iş açabilir ya da bir sürü düşman bile edinebilirsiniz bu ülkede…

Yoksa hiç bir karşılık beklemeden en fazla bir kaç bin kişinin okuyacağı yazılar için emek vererek blog yazmanın başka bir açıklaması olamaz. Okunma derken yazıya her tıklayanın okuduğunu düşünmek de yanlış olur aslında. Ticari çalışanlar için yani bloglarına reklam alarak veya başka şekillerde bu işten para kazananlar için okunup okunmama değil tıklanma sayısı önemli.
Kimisi dikkatini çeken bir başlık ya da yazıya konan görsel için tıklar ama okumaz. Ya da okumak için tıklasa bile bir süre sonra sıkılır, sonunu getirmeden göz gezdirip çıkar gider. Peki “insanların okumayı sevmediğini nereden anlıyorsun?” diyecek olursanız, çok basit. Özellikle facebook ve twitter gibi anında binlerce kişiye ulaşabileceğiniz ortamlarda bunu görmek çok kolay.
Diyelim blogda çıkan bir yazınızı twitterda paylaştınız. Binlerce takipçisi olan bir kaç kişinin de bu yazıyı RT yaptığını, yani diğer takipçilerine ilettiğini düşünelim. Bir de bakıyorsunuz o tweeti gören belki binlerce kişi olmuş ama içeriğe tıklayan bir elin parmakları kadar. Nereden mi biliyorum. Artık teknoloji sayesinde o tweeti kaç kişi görmüş, kaç kişi içeriğe bakmış, kaç kişi profilinizi incelemiş, kaç kişi paylaşmış bunların hepsini görme şansınız var.

Yazınızı facebook sayfanızda, dahil olduğunuz çeşitli gruplarda paylaştığınızı düşünelim, aynı şekilde sadece sizin kendi arkadaşlarınız ve onların dostları bile okusa bir kaç bini bulabilecek bir yazıyı eğer bir kaç yüz kişinin okuduğu anlaşılınca okumayı gerçekten sevmediğimiz bir toplum olduğumuz gerçeği net bir şekilde ortaya çıkar.
Zaten akıllı telefon dediğimiz mini bilgisayarları cebimizde taşıdığımızdan beri bırakın okumayı artık konuşmayı, sohbet etmeyi de unuttuğumuz ortada değil mi? Yolda, toplu taşım araçlarında, cafelerde, parklarda insanlara dikkat edin. Herkesin elinde telefon, bir şeylerle uğraşıyor. Aynı masa etrafında oturanlar bile birbirinden kopuk, birbirinden habersiz, herkes kendi dünyasında…
Tabii ki herkes yazılan her yazıya ilgi duymak, zaman ayırmak, okumak zorunda değil. Ben genel doğrulardan, ortalamalardan bahsediyorum. Herkesin ilgi duyduğu, okuduğu bloglar elbette farklı olacaktır. Kimisi spor yazılarını okumaktan hoşlanırken, kimi politik, kimi sanatsal veya güncel yazıları okumayı sevecektir.
Klasik kitap ve dergiler dışında, internet ortamında okumayı seven insanlara hitap eden sitelerin son derece sınırlı olduğunu da düşünürsek, yazan insanlar için yazı yazma eylemi gerçekten düşünsel bir mastürbasyon…

Türkiye’nin en önde gelen blog topluluklarından biri olan Radikal Blog kapandıktan sonra o alanda büyük bir boşluk doğdu. Bence bu boşluk henüz kapanmış değil ve bu boşluğu dolduracak bir platform şimdilik yok gibi. Radikal Blog”un hem yazarları hem de okurları ne olduğunu anlayamadan büyük bir boşluğun içine düştüler.
Milliyet Blog derseniz hali zaten ortada… Arada sırada orada yazsam da kimse alınmasın ama bana biraz emekliler kıraathanesi hissini veriyor. Dinamik, canlı ve umut veren bir havası ve ortamı yok. Bir gün onun da tarihe karışacağını düşünüyorum.

İnternet ortamında bir arkadaş aracılığıyla tesadüfen tanıştığım “aylak karga” sitesi ve gönderdiğim bu ilk yazı ile kurmaya çalıştığım dostluk bakalım nasıl olacak? Başlamadan bitecek mi, yoksa uzun soluklu birlikteliğe dönüşecek mi? Bunu biraz da okurlar belirler tabii…Şimdilik hoş geldin kapılarının açılmasını umut etmek ve beklemek zamanı.

Sonuç; blog yazmak bir gönül işidir ve bu işi yapanların hiç bir koşulda hiç bir şeyden yakınmaya hakkı yoktur. Yoksa birileri çıkar ve haklı olarak “madem bu kadar yakınacaksın sen de yazma kardeşim, sana silah zoruyla yazdıran mı var?” diyebilir.

O zaman durmak yok düşünsel mastürbasyona pardon yola devam…

İlhan İLMENÖZ