“Kitap Okumanın Hiçbir Faydası Yok” Söylemine Tokat Gibi Bir Yanıt

Kitap okumanın hiçbir faydası olmadığı görüşüne Sözlük yazarı skocax’ın bir eleştirisi var, buyursunlar.

1

doğrudur efendiler, kitap okumak insana pratik pek fayda sağlamaz. bilakis varoluşun farkındalığını arttırır, acı verir farkındalık, varoluşunun en fazla farkında olan insan en fazla acı çeken insandır. varoluşun ağırlığı ve o ağırlığı tüm bedeninle, fiziksel varlığınla hissetmektir acı olan.

okuduğun romanlarda daha önce hiç hissetmediğin acıları, mutlulukları, heyecanları tadarsın. gerçek dünyaya döndüğünde roman karakterlerinin yaşadığı-var olduklarını henüz öğrendiğin- acıların bir gün başına gelebileceğinden korkarsın artık mesela. ya da öyle bir mutluluk yaşamıştır ki bir karakter; onu kıskanırsın dünyada öyle bir mutluluğun var olduğu öğrenirsin ve ona ulaşmaya çalışırsın artık, ulaşamadıkça kendini yersin. çevrendeki rutin mutluluklar yetmez sana çünkü mutluluk eşiğin artmıştır. doymazsın. insan doymaz. hep daha fazlasını ister. insan bencil bir varlıktır bu onun doğasıdır çünkü diğer her şey gibi insanın bütün mekanizmaları da güç istencine göre çalışır. bir romanda okuduğun trajedi sonrasında hiç bir zaman ” iyi ki benim başıma böyle bir şey gelmedi” diye düşünmezsin “ya aynısı benim başıma da gelirse” dersin. insan denilen makine bu şekilde çalışır. insan bir güç odağıdır ve çevresinde gördüğü tehlikelerden bedenini ve bilincini korumak üzere programlanmıştır; bu “gücü korumak” anlamına da gelir.
2

var olduğunu; katı, sıvı ve gaz bir takım partiküllerden oluştuğunu bildiğin düpedüz bir taş, toprak gibi yol üstünde üzerine kara sineklerin konduğu bir at boku gibi bir madde, bir materyal olduğunu bildiğin zamana acı çekersin. ötesinde metafizik bir öze dair bir umut beslersin elbette. elbette “ben bir at bokundan farklıyım” demek zorundasın çünkü sende bir bilinç var. bilincin sana at bokundan daha kutsal daha yüce bir varlık olduğunu söyleyecek. böyle de olmalı, bilincin vazifesi budur çünkü. seni zerre zerre atomlarına ayırıp da epeyce geniş bembeyaz bir cam lamelin üzerine tek sıra halinde dizdiğimiz takdirde fiziksel olarak at bokundan bir farkını göremiyoruz: karbon, hidrojen, azot ve oksijen atomları vs. var; sende de at bokunda da. keşke seni at bokundan ayıracak bir tanecik metafizik atom bulabilseydik sende ancak yok lanet olsun ki hepsi fiziki. ama sende o atomlar öyle bir kombinasyonla birleşiyor ki bir bilinç elde ediyorsun. at bokunda o yok, at boku bilinçsiz; ondaki karbon, azot, hidrojen ve oksijen atomları çok boktan birleşmiş; sendeki kadar nizami ve ulvi birleşememiş.

at boku kitap okuyamaz, öğrenemez, bilemez, yorumlayamaz, düşünemez ya da inanamaz. at boku bir atın götünden yola düşmüştür. başka bir güç ona etki edene, onda bir şeyleri değiştirene kadar olduğu yerde durur, acizdir, hareketsizdir. belki at boku var olduğunun farkında olsaydı o da kendini geliştirmeye çalışırdı mesela at boku olmaktan kurtulmaya çalışırdı. ama var olduğunu bilmiyor o kadar rezil bir halde at boku.

oysa sen biliyorsun. var olduğunun farkındasın. bir vücudun içinde biyolojik mi yoksa metafizik mi olduğu bin yıllardır tartışılagelen bir bilinçsin. içinde hapsolup kaldığın bedeninin dışında ne varsa sürekli değişiyor, bedenin de değişiyor sabit kalan tek şey bilincin. sen ufacıksın, senin dışında kalan şeylerin toplamı çok büyük. ve sen senin dışında kalan şeylerin neler olduğunu öğrenmekten kaçıyorsun. çünkü korkuyorsun. öğrendikçe ne kadar küçük, ne kadar aciz olduğunu anlayacaksın.
3

at boku gibi olmak istiyorsun çünkü at boklarının ne kadar küçük olduklarına dair korkuları yoktur. at bokları başlarına gelecek en büyük felaketleri, mesela tezek yapılıp da bir sobada yakılacak olmayı dahi umursamazlar. umursayacak fonksiyonları gelişmemiştir.

bilmek, sadece bilinci olanların yeteneğidir. bir bilinç bilmekten kaçıyorsa eğer, öğrenmeyi, düşünmeyi reddediyorsa eğer at boku gibi olmak istiyordur muhtemelen. o tür bir bilincin nirvanası, gelebileceği nihai nokta, en büyük hayali at boku gibi olmaktır. ne mutlu onlara, bilmekten kaçanlara, öğrenmeyi reddedenlere, varoluşu ile yüzleşemeyenlere; mutluluk aşağı yukarı o anlama geliyor çünkü: farkındalığa sahip olamama durumunun geçici ve kısa bazı süreçleridir mutluluk. hem mutlu hem farkında olunmaz; ya mutlu olacaksın ya da farkında. mutluluk basit olmaktır, basit yaşamaktır, bilinci kapatmaktır. mutluluk at boku olmaktır. işte bu yüzden belki de marx komünizme giden yolda yapılması gerekenler için koca koca kitaplar yazıp, külliyatlar düzüp de komünizmin kendisini ” başka hiçbir şey yapmak zorunda olmadan öğlen bir kaç balık tutup akşam da yemekten sonra biraz eleştiri yapacak bir hayatı yaşayabilme özgürlüğü” şeklinde tanımlar. iktidar mücadeleleri, savaşlar, devrimler, koca koca silahlar, makineler, uçaklar, bürokrasi ve demokrasi aygıtları, bütün bir eğitim düzeni bu kadar basit bir amaç uğrunadır sadece: insanın özüne dönmesi, insanın tekrar doğal olabilmesi, insanı “bilinç” denilen ve sürekli doğallıktan, kendinden, özünden koparan o virüsten kurtarabilmek. bilinç, dış dünyayı sabote eden bir tür virüstür. insan bilincinin olmadığı yerde doğa ve uzay trajedi sözcüğünün tanımlanmasının dahi mümkün olmadığı bir düzende olması gerektiği gibi kendi kendine kurduğu mekanizmalarla çalışır gider. dış dünyaya meydan okuyan ve onu geri dönüşü olmayacak şekilde değiştirebilen tek canlı insandır. insan bunu sadece bilerek ve inanarak yapabilir. bilmek ve inanmak da bilincin eseridir.
4

varoluş ile yüzleşmeyi istememek bir tercih ya da bir mecburiyet olabilir; 60-70 yıl boyunca 2 kilometre çapındaki çevrenin dışında olup bitenlerle ilgilenmeden, merak etmeden geçmişi ve geleceği tefekkür etmeden yaşayıp da ölüp gidecek olmak özgür iradenin ya da deterministik gücün bir sonucu. iki durum da kimseye böyle elim bir vakayı yargılama hakkı vermiyor. mesela adam bir at boku gibi var olmak, var olduğu çevrede biraz zaman geçirmek, ardından yok olmak istiyor. kendi odağındaki gücü korumanın yolunu bunda bulmuş, bu “bulma”nın bir iradenin eseri mi yoksa deterministik bir sürecin sonucu mu olduğunu bilmiyorsun ve senin bu trajediyi yargılama ya da ötesine de geçip aşağılama hakkın yok. seni asıl kahreden şey karşındakinin varoluşla yüzleşmesinden kaçışı değil; senin varoluşla yüzleşmekten kaçamıyor, onun gibi olamıyor oluşun. oysa ne kadar mutlu olabilirdin bilincin eski düzende çalıştığı gibi algısı kapalı, farkındalığı düşük halinde devam edegitseydi. bu kadar çok şey bilip de ne kadar aciz olduğunu farketmeseydin hiç. reseptörlerini kapayıp da kendini gerçekten bir şeyler sanamaya devam etseydin güzel olmaz mıydı? güzel olmaz mıydı sen de nihai hedefi at boku gibi olmak olan bir bünye olaydın?

iş işten geçti. sen varoluşunun farkındasın artık ve bu yolun geri dönüşü yok. geçmişte bilincin ilüzyonunun eseri olan o mutlu günler geri gelmeyecek, daha yalnızlaşacaksın geçen zamanla, daha uzak olacaksın her şeye, mutluluğa dair elinde umut sözcüğünden başka kalan hiçbir şey yok. sen kırmızı hapı aldın, matrix’i reddettin ve reel dünyayı seçtin. bu dünyada sorgulamaktan ve “her şeyi bilene kadar” bilmek için çabalamaktan başka çaren yok. yarıda bıraktığın zaman daha fazla acı çekeceksin. her şeyi ama her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek için öğrenmek senin hayatının anlamı oldu. hayatın anlamı senin için değişti. hayatta kalmak için bilmekten; bilmek için de okumaktan, düşünmekten başka çaren yok.