İlişki, Kaç Kişilikli?

En son ne zaman sevdik ya da sevgimiz kadar sevildik ?

Boylu boyunca uzanan bu soru ile birlikte, çokça sabahları kat eden, çokça dolunay dibine çöken insanlar var olmuşlardı. İletişim, insanlık tarihine bakıldığı zaman, her zaman elde var sayılan bir olgu olmuştur. Her daim olduğuna kanaat getirilen fakat icraat içeriğine ters düşüyordu. Bir sıkıntı vardı. Bunca şiddetin, nefretin bir sebebi olmalıydı ? Zira insan durduk yere sevmemezlik edemezdi ? İnsan öyle olur olmaz kin güdemezdi ? Eşit koşullar altında, ömürler biçilen bu varlıkların bildiği ve benim gibilerin bilmediği bir şey vardı. Neydi ama bu neydi ?

Çokça vakitler düşünmek üzerine düşündüm. Sıkıntının olması ve benim bihaber olmam, oluşların en can yakanıydı. Zihnim beni yoruyor, ben onu zorluyordum. Ben inadına yenik düşen biriydim. Çokça sesten, düşünceden herhangi biriydim. Evet o bendim. Kafada yer edinen düşüncelerin sahibi, içteki seslerin ahengi. O benim.

Emekleme serüveni ile birlikte kendimi tanıma çabalarım, insanları tanımak istemelerim ile son buluyordu. Hiçbir günaha ortak olmayan bir başlangıç yapmış, günden güne en günahkar ben olmuştum. Ben kendimden geçmiş, insanlara gelecektim. Ben onlara geldikçe, kapı dışında, nöronlarına, kalplerinden söktükleri mandalları asmışlardı. Sanki hiçbir zaman nefretleri kurumayacak gibiydi. Sanki yaşlanma sadece eylem hali değildi, sanki kimse ölmeyecek gibiydi.

Anlatmak istediğim çokça şeyler, sormak istediğim çokça yenilikler ile tanıştım. Ama sanki suskunluk en çok bana yakışık kalmıştı. Sanki bütün gürültünün sebebi bendim. Susmaya devam ederken çocuk olmuştum. Uyumuş, kocaman bir bebek olmuştum. Ağlamalarım azaldı, oyunlarım çoğaldı. Oyun aralarında muzlar, çikolatalar yerken gelmişti aklıma, kimilerinin ben gibi bunların tadına yabancı olduğu gerçeği vardı.
Zorunlu koşulan bir dönemeç ve zoraki olan her eyleme sinen bir üşengeçlik ile koşar adımlarla okula başladım. Zamanla adımlarım kısalıyor ve arda kalan adımlamaları içime yapıyordum. Ben içimde doludizgin koştururken, tekerlekli insanlar ile tanıştım. Biraz hayran, biraz tuhaf bakışlar ile bir gerçeği daha kabullenmiştim. Ben, herkesin ben gibi olmayacağını kabullenmiştim.

Okuldan elimi ayağımı çekmiştim. Hayatın meşguliyetlerine sırt vermiştim. Ardımda parmak sayısına eşdeğer anılarım, önümde kocaman yarınlarım duruyordu. Ben yol almaktan değil durmaktsn yoruluyordum. Çokça yol almalar sonucunda, para üstleri ile dünyadaki bütün çocuklara çikolatalar almak istedim.

Yıllar farkı ile birlikte, kapıda beliren mezuniyetler sonrasında çokça farklılıklara tanık olmuştum. Baya da yorulmuştum. İlkokuldan süregelen ve peşimi didikleyen “iletişim” mucizesinin dilden düşmediğini fark ettim. Peki, neydi bu iletişim ? Neydi bu iletmek kökü ile türediğini düşündüğüm kelime ?

Benim birini dinlemem veyahut onun beni dinlemesi mi ? Karşılıklı konuşmalarımız ya da susuşlarımız mıydı yoksa ? İlişkiler nerden çıkıp gelmiştiler ?

Kafamda dinamit misali sorular eşdeğerinde, insanları anlamaya çalıştım. Çokça acılarda çoğul yalnızlıklar yaşadım. İnsanları çokça anlamaya çalıştım. Sanırım anlaşılmaz olan benim. Sanırım iletişim yoksunu bendim. Ben onları anlamaya çalışıyordum. Çaba gösteriyordum. Onlar empatiyi, kafamda raptiye ile zapt ediyorlardı. Ben onlara anlatmak istedim, onlar dinlemek istemezdi. Ben gitgide sustum. Baya baya sustum. Onlar bana ayak uydurmuyor, ayaklarımı doluyorlardı. Onlar konuştu, ben dinledim.

İlişkilere gebe kalan vakitlerde, karşılıklı esaretlere maruz kalmıştık. Birkaç farklılık ekseni ile baya degisik kişilikler var oldular. Onlar ilişkiyi yaşatıyotlardı, bense kişiliği yaşatıyordum. Sonradan anladım. Çokça sonradan. Baya kişilik, bir ilişkiden geçebiliyordu. Baya acı, baya sancı ile ilişkilerde yer rezerve edilebiliyordu.

‘usameyördem”