O İkinci Büyük Yanılgıdan Sonra…

Onu tanıdığı günü “21. yüzyılda yeni bir kıta keşfetmiş gibiydim. Bu yüzden muzaffer, mutlu ve tedirgin hissetmiştim” diye not düşmüştü ajandasına. Takvim yaprakları Mayıs’ın yirmi yedisini gösteriyordu. Gelenle gidenin farkını gördüğünde, hissettiği hayal kırıklığı Pangea’nın parçalanışından farksızdı. Keşfettiği kıta, okyanusun derinliklerine gömüldü.

**

Zanaat gerekiyordu. İçi kan ağlarken gülmelerin ustası oldum. Tekmelediğiniz omurgama rağmen dik durmaların ustası… Kırkı çıkmamış bir ayrılığın ardından aralık kalmış perdelerinizin arasından baktığımda, bizim için yapılacak hiçbir şeyin kalmadığını gördüğümden beri… Bende de artık bana ait hiçbir şeyin kalmadığına ve aynaya baktığımda gördüğüm kadını tanımadığıma dair, ağrılı başım üstüne yemin edebilirim.

**

Sokaklarında öpüşülecek çok karlı bir İstanbul akşamı kalmıştır belki biraz daha. Çok değil, birazcık daha…  Birbirimizin gözbebeklerinden her biri başkasının eseri olan incinmişliği okuduk. Sonra gizlice odalara aldık Demeter’in bahçesinden çaldığımız yasak elmaları. Odalarda soyunmak serbestti ancak kilit vurulmuştu mühürlü kalplere… O ikinci büyük yanılgıdan sonra yasaktı yürekleri açmak… Birinci büyük yanılgı, “sonsuza dek” cümlesinden geliyordu… Sonsuzluğu yeryüzünde aramaktan geliyordu. İnançlı bir sadakate madalya takmıyorlardı ki. Yaşadığımızın ve yaşattığımızın adı “ihanetti” de kimse yüreğindekine dokundurmuyordu. Yine de herkesin bir bahanesi vardı yabancı tenleri mesken tutmuş tanıdık ruhlara dokunmak için.

**

Hiç havalandırılmamış sandık gibi kapalı kalmış tarafları vardı yüreğimin. Tam ortasında, 75 yaşında bir kadın buldular ki kolu kırık bir ağlayan bebeğe muhtaçtı. Açtık yıllar yılı kapısı kilitli odayı. Oda ki baştan sona oyuncakla dolu. Gittiğinin 52. Gününde anıları satılığa çıkmışçasına tarumar oldu içimde koca bir ev. Oyuncaklarla dolu oda ise yağmalandı çoktan… Belki de ben çirkin ördek yavrusuyken sahip olamadığım adamları böyle biriktirdim. Plastik ve ucuz filenin içerisindeki rengarenk misketler gibi, camdan ve içi bomboş… Kırılgan üstelik…

**

“Dünden bahsedelim” dedi, “çok güzeldi…” Dünü kötülemek riyakarlık olmaz mı adamım? Hem biz, ellerim avcunuzdayken bile birbirimize çok sevmiş ve sevilmiş günlerden gecelerden mutlulukla bahsetmiştik. Kaçırdığımız trenler için üzülmüş, “nerede o yolculuklar” demiştik. İstasyonlar bile eskisi gibi değil ki adamım. Gurbet hikayeleri yok artık istasyonların, raylarda bir memleket romanı yazdıracak ilham pırıltıları da görmüyorum. Hem yataklı vagonlarda gizli kalmaz artık hiçbir şey… Yine de durmayın, yola çıkalım.