Hiç Sevmiyorum Sizi. Üstelik Hiç de Kıskanmıyorum…

En çok metroda görüyorum onları…
Yolda, durakta, herhangi bir mekanda gördüğüm de oluyor tabii ama en çok metroda, özellikle yakınımdalarsa inceleme imkanı buluyorum. Malum, metronun oturma düzeni bakmaya, bakışmaya ve göz göze geldin mi bakışları kaçırmaya çok müsait…

Evet, aslında birine bakıyorsundur teknik olarak ama ya gözün dalmıştır ya o kişinin yüzündeki, üstündeki bir detay ilginç geldiği için inceliyorsundur… Yani bakmandaki sebep çok büyük ihtimalle bir anda görüp aşık olman değil…

Fark ederse ona baktığını, hemen çevirirsin kafanı. Ama nafile… Nereye baksan bir yüz, kafanı nereye çevirsen bir çift göz… Tavana veya yere bakmak çözüm olabilir… Ama hem boyun ağrıtır hem de sıkıcı gelebilir bir süre sonra…

İşte sanırım o yüzden ekran koydular metronun her köşesine… Evet, eminim, birbirimize bakıp bakmamaya çalışan, bakınca fark ettirmemeye çalışan biz kafası karışıklar için tasarlanmış bu ekranlar. “Televizyon, billboard, internet, dergi ve bir sürü mecra yetmiyor, yolda da peşlerini bırakmayalım… Gözlerine gözlerine sokalım reklamları… Tüketmeden nefes alamasınlar” gibi bir niyetle yapmış olamazlar… Siyasi propaganda amacıyla olabilir mi? Yok hayır, hiç sanmıyorum… Evet, belki ekranda gösterilen haberler tamamen hükumetin, belediyenin icraatlarından oluşuyor olabilir ama kesinlikle asıl amaç metroda nereye bakacağını bilememe sorunu yaşayan bizlere bir güzellik yapmak olmalı…

Neyse, dedim ya, ben onları en çok metroda görüyorum. Hatta ilginçtir; göz göze gelmekten, gözlerimi dikip bakmaktan hiç çekinmiyorum. Çünkü çok merak ediyorum onları. Çünkü “Bana mı bakıyorsun?” diye çıkışsınlar istiyorum… Çünkü birkaç soru sormak istiyorum kendilerine…

– Evet, size bakıyordum, hatta sizi inceliyordum… Sizin gibi insanları görüyorum buralarda ve çok imreniyorum.
– Bizim gibi insanlar?

Ayağınızdaki ayakkabılar en sporundan, en düz tabanından…
En koşmalık, en gezmelik…
Kıyafet… En rahatından…
Ama öyle tam eşofman gibi değil…
Hava koşullarına bağlı olarak dayanıklı…
Her an bir yere gitmeye hazır!
Elinizde spor bir sırt çantası…
İçinde genelde birkaç mizah, edebiyat, bilim dergisi ve elbette ki kitap…
Termos matara ise çantanın yan cebinde…
O çanta aslında küçük bir bavul… İçine koca bavulları sığdıran…
Her şeyiniz seyahat boyutunda, tüm eşyalarınız taşımaya müsait ebatlarda ve hep yanınızda…
Her an sadece gitmeye değil, dönmemeye de hazır…
Öğrenci de değil gibisiniz… Ya da öğrenci olacak yaşta değilsiniz diyelim…
Tahsili tamamlayıp iş hayatına atılması gereken yaşlarda…
Ama mesai saatleri içinde ne işiniz var sizin dışarıda?
Hem de bu kılıkla?
Bu çantayla?
Hiç saate de bakmıyorsunuz… Bir yere yetişme telaşınız da yok hiç… Bir coolluk, bir rahatlık…
İçinizde sanki kelebekler, börtü böcekler dans ediyor…
Sanki metroda değil, Belgrad Ormanı’nda piknikteyiz…
Yüzünüzde hep bir dertsizlik ifadesi…

Bir de karşınızdaki beyefendiye bakın… İri elleriyle metroda tutunan ayaktaki beyefendiye… Belli ki el gücü gerektiren bir mesleğin erbabı… O yüzden ince kollarına oranla irileşmiş elleri… Derin çizikleri var ellerinin, soğuktan çatlamış derisi… Tuttuğu tutunma kayışına dayamış başını, ekrana bakıyor… Yüz ifadesinden kötü bir haber verdiler herhalde diye düşünüp ben de bakıyorum ekrana ama yavru hayvanların birbiriyle oynadığı komik bir video ekrandaki… Sanırım oraya bakıyor ama gördüğü, faturaları… Son ödeme günü gelmesin istiyor ama gelecek kuşkusuz… Sonra yüzünde bir gülümseme beliriyor alaylı… Sanırım o anda gördüğü de aldığı maaşı. Maaşı giderlerinin yanında gülünecek halde… Halbuki o çoktan emekli olması gereken yaşta… İş deneyimi bizim yaşımızdan fazla… Yazlığındaki hamakta sallanarak bir taraftan şık fincanında kahvesini yudumlayan reklamlardaki emekli tonton amcalarınkine benzemiyor değil mi elleri?

Yok, yok, gerçekten artık özenmeyi bıraktım, kızmaya başlıyorum size…

Elinde 2 kiloluk laptop çantası olan yanınızdaki hanımefendiden de mi utanmıyorsunuz?

Onun duruşu mağrur… Elleri gayet bakımlı görünüyor…. Ojelerine zarar veren bir mesleği yok demek… Laptop çantasını tutuyor sıkı sıkı. Belli ki işi yarım kalmış, evde tamamlayacak… Ki bu iyimser bir tahmin… Belki de sadece fizyolojik olarak çıkıyor işten… Bedeni dışarıda, aklı orada… Laptopı gece gündüz, yolda, bayırda, tatilde, ofiste adeta bir uzvu gibi onunla birlikte… Onun sadık yari… Ama ojelerini bozan bir iş yapmadığı için mutlu hissediyor kendini… Ayaktaki emekli olamayan beyefendiden üstün olduğunu düşünüyor bu yüzden… Eve gidince başka renk oje sürüyor, ertesi gün işe giderken ne giyeceğini planlıyor… Hafta sonu iş yerinde giymek için üst baş alıyor kendine avm’lerde dolaşıp… Maaşının büyük bölümünü buna harcıyor genelde… Para kazanmak için mi çalışıyor, çalışmak için mi para kazanıyor?.. Değişik bir kısır döngü içinde kalmış hayatı…

Oysa siz çok ayıp ediyorsunuz böyle sorumsuz yaşamakla…

Bakın, köşede oturan beyefendi işine saygısından hala çözmemiş kravatını… Gözünü dikmiş, ayaktaki beyefendiye bakıyor… “Ben daha çok çalışıp o yaşlara geldiğimde rahat edeceğim, onun gibi olmayacağım…” diye geçiriyor içinden… Sonra yüzünde bir umutsuzluk ifadesi… Babası geliyor aklına… O da çok çalışmıştı ama son model bir araba çekebilmiş miydi altına? O küçücük 2 artı 1 evi alabilmek için dişini tırnağına takmamış mıydı? Şimdi elinde ne vardı o kadar yıllık emeğine karşılık? Ömrünün son döneminde rahat bir nefes alabilmiş miydi?… Değiştirebilir miydi kaderini? Babası şeytanın bacağını kıramamıştı, o kırabilir miydi? Kaç yıl sonra aklındaki o son model arabayı alabilirdi? Mutlu değildi… Mutsuzluğunun nedeni o sahip olamadığı, belki de hiç olamayacağı arabaydı işte… Ve o arabaya sahip olmak için çalışıyordu, çok çalışıyordu, çok çalışacaktı…

Sahi, sizin arabanız var mı? Sahip olduğunuz tek şey, bu yanınızdan ayırmadığınız küçük çantanız mı yoksa?

Sosyal medyadan bir sürü fotoğraf paylaşıyorsunuz, takip ediyorum sizi… Ama arabalı fotoğrafınızı görmedim hiç. Öyle avm’lerde, Starbucks’larda, ellerinde pos cihazlarıyla dolaşan garsonların olduğu yerlerde fotoğraf çekmiyorsunuz bakıyorum da… Böyle değişik değişik açık havalar, doğal ortamlar, kamplar falan…

Biz kışın donarken siz Güney Yarım Küre’deki hangi doğa harikasında denizin tadını çıkarıyorsunuz öyle?..
Biz güneş tepemizde kan ter içinde işe yetişmeye çalışırken siz o bembeyaz karla örtülmüş orman fotoğraflarını nereden paylaşıyorsunuz?..

Yok, yok, siz düpedüz yüzsüzsünüz…
Hiç sevmiyorum sizi…
Üstelik hiç de kıskanmıyorum…

Peki, sorması ayıp tam olarak nereye gidiyorsunuz şu anda?
Bir anda aklınıza esiyor da gözünüzü nerede açıyorsunuz?
Yanınızda bir kişilik yer daha var mı?
Vallahi yük olmam size… Hiç sesimi çıkarmam…
Cumartesi gidip pazar dönsek size uyar mı?

Ama yani sizinki de yaşamak mı canım?
Kafanıza göre takılmalar, özgürce gezip tozmalar falan…
Her gün yaşanılmaz öyle sizin yaptığınız gibi…
Hafta içi çalışılır, hafta sonu yaşanır…
Ayıp…
Vallahi çok ayıp…