Hanımeli Kokusu

Bu eve taşınalı yaklaşık iki hafta oldu. İlk gün, bomboş evde, sabaha kadar eski kiracıdan kalma ,  bir ayağı kırık sandalye üzerinde oturup sokağı seyrettim. Ertesi gün tüm eşyalar geldi.  Birkaç saat sürmedi  taşımaları. Zaten çok fazla eşyam yoktu.   Ufak tefek  mutfak eşyası dışında hiçbir şeyi kolilerden çıkarmadım. Gerek yoktu , zaten çok yakında ayrılacaktım buradan.

Oda karanlık.  Kaç gündür burada ateş içinde yatıyorum bilmiyorum. Zaman kavramını yitireli çok oldu. Yavaşça sağ tarafıma dönüp, dirseğimden destek alarak oturdum yatağa. Ayak parmaklarımın uçları soğuk zemine değince irkildim. Terliklerimden biri oradaydı, giydim. Diğeri yoktu, yatağın altına doğru ayağımı zemine sürerek yokladım buldum terliği. Giydim diğer ayağıma. Nefes almaya çalıştım ve kalktım yataktan. Yavaş yavaş her an düşecek gibi duvarlardan destek alarak, koridordan geçip salona girdim. Eve taşındığım gün apartmanın önünde peşime takılan ve eve giren, daha sonra da çıkmayan, sevimlilik abidesi,  adını SULTAN koyduğum kedim, pencere önünde uyuyordu. Terlik tıkırtıma uyanıp, gözlerini hafifçe açarak, ben olduğumdan emin olduktan sonra, tekrar o huzurlu uykusuna dönmüştü.   Mama kabını kontrol ettim, yemeği de suyu da vardı.  Vücudum sanki kaynar su dökülmüş gibi yanıyordu. Pencereyi açtım biraz. Sultan huzursuz olup kalktı, salon kapısının yanında duran sandalye üzerine gidip yattı ve uykusuna kaldığı yerden devam etti.

Evim giriş kattaydı ve önümde küçük bahçenin etrafını çevreleyen çitlerin üzeri Hanımeli çiçekleri ile kaplıydı. Ilık rüzgâr ile birlikte, benim cennet kokusu dediğim büyüleyici hanımeli kokusu salona doldu. Derin derin içime çektim bu muhteşem kokuyu. Hafif yağmur çiselediğini fark ettim. Ellerime ve yüzüme birkaç damla sıçradı. Rüzgâr bir yılan gibi kıvrılarak pembe geceliğimden içeri girdi ve kavrulan bedenimde bacaklarımı, kasıklarımı, kollarımı sarmalayarak boynumdan yukarı çıktı. Rüzgâr dans edercesine kavrulan bedenimle sevişiyordu adeta. Birden başım döndü, gözlerim karardı, pencere pervazına dayandım. Hanımeli ve rüzgârın sarhoşluğu ile yavaşça pencereyi kapadım ve koltuğuma oturup loş sokağı seyre daldım. Gözlerim ağırlaştı ve orada uyuyakaldım.

Uyandığımda, gün aydınlanmaya başlamıştı. Sokak lambası sönmüştü. Sultan pencere önündeki yerine tekrar  geçmiş, pür dikkat karşı kaldırımda çöp kovasını karıştıran kediyi izliyordu. Yanımdaki sehpa üzerinde duran saatime göz ucuyla baktım. Saat 06.00 olmuştu. Günlerdir yataktan çıkamadığım için tek lokma bir şey yememiştim. Kalktım, Sultan ben hareket edince bir an dönüp bana baktı, tekrar başını çevirdiğinde karşıdaki kedi gitmişti. Ben küçük adımlarla mutfağa doğru ilerlerken, bir hamle ile yere atlayıp o da peşime takıldı ve benimle mutfağa geldi. Yürürken sanki acımı ve yürüyemediğimi hissedercesine, acele etmeden benimle birlikte o da yavaş yavaş yürüyordu, tüylü kuyruğunu çıplak bacaklarıma sürtünerek. Bir kahve yaptım, elimde fincanla salona dönerken cennet kokusunun koridora kadar yayıldığını fark ettim.

Fincanı sehpaya bıraktım. Yerde duran çantamdan, hastaneye yatmadan önce içine koyduğum ve bir daha çıkarmadığım hep yanımda taşıdığım fotoğraf albümümü çıkardım.  Koltuğa oturdum ve dizlerimin üzerine bıraktım albümü. Titreyen ellerim ile fincanıma uzanıp bir yudum kahve içtim. Fincanı tekrar yerine bırakırken, kahveyi sehpaya döktüm. Sıcak kahve sehpanın ortasına doğru yayılırken, bir kısmı da yere aktı ve yerde küçük bir birikinti oluşturdu. Yukarıdan birikintiye damlalar düştükçe, etrafa sıçrıyordu. Birkaç damla, ayağıma ve pembe geceliğime de sıçradı. İzledim sadece bu görüntüyü, kızmadım öfkelenmedim. Buna gücüm yoktu. Ta ki, sehpada duran saatime de kahve sıçradığını görene kadar. Anlık bir panik ve üzüntü ile saate uzandım ve o anda sanki kör bıçakla vücudum parçalanırcasına acı ile inledim. Göğsümden koltuk altıma, oradan koluma ve en son parmak uçlarıma kadar uzandı Azrail’in nefesi. Gözlerimden yaş geldi. Hiç hareket edemeden kaldım öylece. Dakikalarca bekledim, saate bir şey olmasın diye dua ederek. Ağrı hafifleyince, bu kez daha dikkatle saate uzandım ve elime aldım. Kahve lekeleri kurumuştu üzerinde. Tırnak uçlarıyla kazıdığım kahve tanecikleri üzerime düştü. Sehpada duran peçeteyi alıp iyice temizledim. Çalışıyordu, bir şey olmamıştı. Sevindim. Rahat bir nefes aldım.

Yıllar önce  doğum günümde ,   bu saati  bana verirken,  dudaklarıma bir öpücük kondurduğunu hatırlıyorum. Arkasına ‘GÖLGEMSİN –  ENİS‘ yazdırmıştı. Bu kez gözlerimden akan yaşlar, beden acısından değil yürek acısındandı. Gözyaşlarım hiç zorlanmadan göz pınarlarımdan çıkıyor, yanağımda kendilerine yol bularak çeneme doğru akıyor ve sonra geceliğime düşüp bilinmezliğe gidiyorlardı. Benim gibi…

İnsan gölgesi olmadan yaşayabilir mi? Evet yaşar.  “O”, gölgemsin dediği kadın sol göğsünden vurulunca, yaralarını iyileştirmeden, gözyaşlarını silmeden, acılı ruhunu öpmeden çekip gitmişti.  Hastane köşesinde, tek başıma günlerce haftalarca gelmesini bekledim. Kendimce bahaneler uydurup durdum sabahlara kadar, gelmemesine . Her gece bir umutla sabahı, her sabah aynı umutla akşamı bekledim, gelecek diye. Gelmedi. Beni, o beyaz hastane odasında tek başıma bıraktı ve gitti. Gölgesiz bir hayatı seçti.

İnsan gölgesi olmadan yaşayabilir mi? Hayır yaşayamaz. “ Ben” yaşayamadım. Ben kim miyim? “ BETÜL” ben, sol göğsünden vurulan Betül. Günlerce hastane odasında umutla bekleyen, acı ile bedeni ve ruhu tutuşan, kimsesiz ve sevgisiz, her şeyden vazgeçmiş,  ölümü bekleyen Betül. Töreden kaçıp Van’dan İzmir’e gelen ve Enis ‘in gölgesi olan, onu deliler gibi seven, artık kendini geçmişinden kurtulmuş  sanan; ana hasreti, kardeş hasreti ile bir yanı hep eksik kalan, kaderi yalnız ölmek olan Betül.

Avuçlarımdaki saati sehpaya bıraktım. Dizlerim üzerinde duran albüme bakmadan önce pencereyi tekrar açtım. Sultan gelip ayaklarımın dibine uzandı. Yağmur hızını arttırmıştı.  Hanımeli kokusu ruhumu arındırdı.

Albümün deri kapağını parmaklarımla hissetmeye çalıştım. Ellerim uyuşmuştu. Nefes almakta çok zorlanıyordum. İçindeki resimlere bakmaya başladım, gözyaşlarımı tutamayarak.

En son sayfada, Enis ile bir yaz günü, Karşıyaka‘da çay bahçesinde nargile içerken çektirdiğimiz fotoğrafın arkasına sakladığım annemin fotoğrafını çıkardım. Hasretle öptüm fotoğrafını. Kokladım. Annem tarhana yapardı  ben çocukken , mis gibi, o an gerçekten tarhana kokusu geldi burnuma. Canım annem, gözlerinde keder eksik olmayan, dünyayı omuzlarında taşıyan cefakâr annem. Nasıl isterdim şimdi koynunda yatmayı, o tırpan tutan nasırlı ellerinle saçlarımı okşamanı, yavrum diyen sesini duymayı. Sıcaklığını, kokunu hissetmeyi.

Annem,  ben doğunca Kader koymuş adımı. Babam üç kızı varken , ben neden  erkek doğmadım diye, daha lohusada dayaktan her yerini morartmış annemin.

Ben Kaderiydim onun. Benim kaderim neydi anne?

Töreden kaçıp, İzmir’e gelerek Betül olmak, sonra bir adama sığınıp onun gölgesi olmak, hastane köşesinde terk edilip, boş bir evin  odasında bir sokak kedisi ile  tek başıma ölümü mü beklemekti?

Adımı Kader koymasaydın, kaderim farklı olur muydu?

Nefes alamıyorum anne, ellerimi tut, bırakma beni ne olur, korkuyorum.

Ölünce insanlar nereye gider ?

Hanımeli kokusu geliyor burnuma, alıyor musun kokuyu sen de…

Cennet kokusu…

Hülya BOZKURT