Dile Gelmeyen Duygular Tiradı

Yanlış zamana kurulu çalar saatin derin uykuları bölmesi gibiydi onu kaybetmek… Herkes seyyah zannederdi, oysa gariban bir mülteciydi, belki de en son benim kaç yüz gram olduğunu bilmediğim kalbime sığınmıştı. Çok sevmiş ve sevilmiş anların tıka basa doldurduğu, yer yer satırlarımda büyük espaslar bıraktığı mazim… Şimdi siz bana, parmaklarınızı bileklerime mıhlayıp “Acıyı ve teslimiyeti hatırla” diyorsunuz, hiç unutmadım ki. Toplanan valize bakıp iç çeke çeke saydığım onsekiz saatin her bir saniyesinde mutluluktan alacaklıydım. “Ben de icabında bir hafıza mağduruyum” diyordu geç bulduğum, erken kaybettiğim şair. Bir yerlerde kuşların ve çocukların öldürüldüğünü bildiğimden, onların yerine de mutlu yaşamak için nefes aldığım her an, hafızama yenildim. Geçmişin bir gün üzerine kan, ego ve nefret lekesi damlamadan karbeyaz bir sayfa gibi açılacağını hayal edelim hadi. Hiç sevmemişsiniz, hiç dokunmamışsınız başka kadınlara, bana söylediklerinizi onlara da fısıldamamışsınız gibi yapabilir misiniz? Köşeden bucağa aşk hikayelerinizi nakşettiğiniz bir sayfaya daha fazla ne yazılabilir ki zaten? Yazamadık işte. Ben hikayenize yanlış zamanda müdahil oldum ve size “dile gelmeyen duyguların tiradı”nı okudum. Kabul edin, başarısız bir sahneydi. Perde erken kapandı, seyirci dağıldı. Hayıflanan gözlerle bakıyorsunuz, belki de bir ahlat ağacı doğurmuştu beni. Kızılcık ormanı büyütmüştü. Bu yüzden buruk ve mayhoş tatlar alıyordunuz öperken. Ne dersiniz bir gün hatırlamaz hale gelir miyiz? Anıları, kokuları ve tatları…

 


**
Çok zaman geçti. Kayıp ülkeyi geri kazanacağımızı sandığımız günden, Peter Pan’ın peri tozu döktüğü hıçkırıklı uykularımdan, annemin okuduğu ilk masalın üzerinden çok zaman geçti. İnanır mısınız, ben bu sürede 28 bile oldum ama gelin görün ki ruhumun hala yaşı yok. Çok zaman geçti. Yokluğunuzun ardından yüzümü gömdüğüm yastığa tanımsız erkek kokuları yapıştı mesela… Onlara nazik davrandım, her şey için teşekkür ettim, kendim olarak yoluma devam ettim. Hatıralar da ölüler gibi fosilleşse keşke… Isıtmasalar, iç sızlatmasalar, taş gibi kalsalar öylece…
**
“Ne yapacağız biz seninle?…” diye sordu adam. Eskiden olsa “seveceğim” derdim. Sizi sevmek zaman zaman bir antikayı sevmeye benzermiş. Sırları dökülmüş ahşap kutuyu, tavan arasına kaldırılmış tozlu dikiş makinasını, pirinç bir gramafonu, kırık aynaları, yangından kurtarılmış bir kitabı sevmeye benzermiş. Sizi o kadar yakından görünce, yaldızlı bir çerçeve içinde… Elimdeki kadeh tuz buz olacak sandım. Parmak uçlarım yüzünüzde gezerken, mucizenin canlı şahidiydim. O kadar eskiydik ki, hiçbir cila parlatamazdı bizi. Yine anlatamadım: Işığın yokluğunda her elmas sıradan bir taş, yaldızları saçılmış renkler kördü. Yine anlatamadım: Siz hiç yaşamamış, yaşanmıştınız sarhoşluğunu içtiğim o derin alemde… Görüyorum ki seneler önce cevap bulamadığımız soruları sormaktan vazgeçmemişsiniz. “Ne diyor Cemal Süreya? ‘Sen hep kazanırsın ey çözümsüzlük’…” Albert hep sevenlerin ayrılığını masadan hesabı ödemeden kalkmaya benzetirdi. Siz, sürükleyici bir romanın yarım kalmışlığısınız biraz da. Elim rafa gider, gider de; sonunu öğrenmeye cesaret edemem yine de… Son satırı okumamalıydım, okumayacaktım. Dediniz ki: Yokluğumla sana gönlünce yaşayacağın bir hayat bıraktım. Doğru bildiğinizi yanlışlarınız gökte yıldızlar kadar çoktu! Öylesine eski, öylesine eksik ve kendinden sonra gelen hiçbir şeyin tamamlayamadığı bir hayattı bana bıraktığınız.