Deri Çanta

Kış iyiden iyiye yüzünü gösterdi. Pencerenin önünde, kalorifer peteğine yaslanmış, sıcaklığın bacaklarımı sarmasına izin veriyordum.  Çıplak kalmış ağaçların hüzünlü bedenlerinin, benim gibi hasretle baharı beklediklerini hissettim, günlerdir,  yoğun kar yağışının başlayacağını alt yazı geçiyordu televizyonlar.

Bahçede O nu gördüm, neden paltosunu giymemişti ki bu soğukta, üşütüp hasta olacaktı. Rüzgâr ensesine uzanan saçlarını uçuşturuyor,  çiseleyen kar taneleri saçlarının içinde sonsuzluğa akıyordu. Kalbim yine o tarifsiz kıpırtı ile hızlandı.

Kapıdan girdi, omuzları çökmüş, yüzü solgundu. “Günaydın “ derdi her sabah neşeyle, demedi. Sade kahvesini almadan, ağır adımlar ile yanımdan geçip oturdu yerine. Çalışma masanın üzerinde duran,  Hanife Hanımın bıraktığı ilacı,  dünden kalmış su ile içti.

Eskimiş,  yer yer çatlamış,   hiç yanından ayırmadığı ve içinde ne olduğunu merak ettiğim,   kahverengi deri çantasını koydu yere,  ayaklarının dibine. Bir kâğıt aldı dolaptan ve ceketinin iç cebinden çıkardığı kalemin ucunu çevirerek açıp yazmaya başladı.

  • Kahve içer misin? Deyince,
  • O arada çantası yere doğru kayıp düştü.
  • Hayır. Teşekkür ederim, deyip eğildi, düşen çantasını kaldırıp masa ayaklarına yasladı. Kafasını yerden kaldırırken göz göze geldik. Hiçbir şey söylemedi. Yazmaya devam etti önünde duran kâğıda.
  • İşlerimi yapmaya çalışırken, bir yandan da göz ucu ile O nu takip ediyor ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Her zaman ki gibi takım elbisesini giyinmişti. İçeri girerken rüzgârda dağılan saçlarını düzeltmiş, çok hoş görünüyordu ama tuhaf davranıyordu. Bu haline bir anlam veremedim, hiç böyle görmemiştim O ‘nu.

Kalkıp masamda unutulan dosyayı Hanife Hanıma vermek için Onun arkasındaki odaya doğru ilerledim. Ne yazdığını çok merak ediyordum. Göz ucu ile önünde duran kağıda baktım. Göremedim bir şey. Dosyayı odada duran rafa bırakıp yerime döndüm.

  • Kubilay Bey neyiniz var? Diye, sordum eğilip yüzüne doğru.
  • Sadece biraz başım ağrıyor, dedi zoraki bir gülümseme yerleştirerek dudaklarına.
  • İlaç ister misiniz? Hanife hanımdan alabiliriz? Dedim. Parfümünün kokusunu alamadım,  bu gün parfüm sıkmamıştı.
  • Hayır, anlamında kafasını salladı.
  • Çaresiz yerime geçip çalışmaya devam ettim. Bir süre sonra önünde duran kâğıdı önce dikkatlice ikiye daha sonra dörde katladı, kaleminin ucunu çevirerek kapattı ve her ikisini birden koydu ceketinin iç cebine. Eğilip yerde duran çantasından bir dosya çıkardı,  çalışmaya koyuldu.

Ben dört yıldır buradayım.  Kubilay bey işe başlayalı bir yıl  kadar oldu. Görüşmeye geldiği gün Rüya Hanım onu hemen kabul etmişti. Sanırım referansları ve yaptığı çalışmaları çok beğenmişti bizim yüzünde gülümseme eksik olmayan, hepimizi sabırla dinleyen buna karşılık oldukça otoriter olan patronumuz.

Ertesi gün sabah erkenden geldi Kubilay Bey. O günden bu yana, nezaketinde hiç bir değişiklik olmamıştı. Akşamları gittiğimiz yemeklere, hafta sonu sinema, tiyatro, konser etkinliklerimize asla katılmadı. Rüya Hanım’ a sorduğumuzda,  bu kadar meraklı olmayın, eğer isterse kendisi anlatır deyip kapatmıştı konuyu. Bu da merakımızı iyice körüklemişti.

Hoşlanmıştım Kubilay beyden.  Ama hayatında biri var mıydı, nereliydi,  nerede yaşardı hiçbir şey bilmiyordum. Platonik liseli kızlar gibi, umutsuzca fark edilmeyi bekliyordum. Yemek aralarında,  hakkında bir şeyler öğrenmeye çalıyordum ama O ustaca konuyu değiştiriyor, hayatı ile ilgili tek laf etmiyordu.

Rüya hanım odasına çağırdığında hemen çantasını alır, toplantısı bitince tekrar masasına dönüp çalışmaya kaldığı yerden devam ederdi, mesai saati bitiminde ise bilinmezliğine yürürdü.

Günler günleri kovalayarak merak ve iş yoğunluğu içerisinde, keyifle geçiyordu,  ta ki o güne kadar.  Kubilay Bey öğle yemeğinde bizimle sohbete hiç katılmadı. Yemeğini çatalının ucu ile didikliyor tek lokma yemeden, gözleri dışarıda iyice şiddetini artırmış olan lapa lapa yağan kara dalıp gidiyordu. Her zaman mesafeli duruşu ile öyle bir görünmez duvar örmüştü ki aramıza kimse bir şey soramadı.

Yemeğimiz bitince yerimize döndük. Üzerinde çalışmakta olduğu dosyasına tekrar döndü. Kafasını hiç kaldırmadan çalışmaya devam etti.

Akşam olunca evraklarını çantasına yerleştirdi, kapıya yöneldi. Tam çıkmak üzereyken bana döndü, göz göze geldik,

-Hoşça kalın Emel Hanım, dedi. Her zaman iyi akşamlar derken neden şimdi hoşça kalın demişti?

Bütün gece gözlerini düşündüm. Âşık mı olmuştum acaba ben bu esrarengiz adama? Sabaha karşı uyumuşum, saatin alarmı ile yataktan fırladım. Hemen hazırlanıp çıktım. Bu sabah daha bir heyecanlıydım, O ‘nu görmek için sabırsızlanıyordum. Karar vermiştim konuşup duygularımı açıklamak,  O nu tanımak istiyordum artık.

Ofise geldiğimde herkes panik halinde kendi arasında konuşuyor, Hanife hanım koşturarak telefonda karşısındakine bir şeyler anlatmaya çalışıyor, sakin olun diye etraftakilere bağırıyordu. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken gözlerim bir yandan Kubilay Beyi arıyordu. Bulamadım. Hanife hanıma sormaya çalıştım cevap alamadım. O sırada Rüya Hanım göründü kapıda. Neler oluyor diye girerken içeri Hanife Hanım Rüya hanımı kolundan tutup duvar dibine çekerken duyduğum tek şey;

– Kubilay arka bahçedeki ağaca asmış kendini  -oldu.

Yer ayaklarımın altından kaydı,  karanlığa gömüldü bedenim.

Kendime geldiğimde Rüya Hanım yanı başımda sandalyede oturuyordu.

-Çantasını senin almanı istemiş, not bırakmış odasına, ceketinin cebinden de bu yazı çıktı senin için yazmış, dedi.

Neler olduğunu anlamaya çalışarak, yüzüne bakıyordum Rüya Hanımın. Konuşmaya başladı

-Bak kızım bu olanlar hepimizi sarstı. Kendini toparlamalısın. Ben senin psikiyatristin ve bu hastanenin başhekimi olarak değil bir arkadaşın, ablan olarak konuşuyorum. Dört yıldır buradasın tedavimiz bu kadar iyi gidiyorken çıkmana çok az bir zaman kalmışken,  tekrar kendini bırakmamalısın. Çok üzgünüm Kubilay için, O nu geri getiremem artık. Ama sen hayatına kaldığın yerden devam etmelisin Ben sana söz veriyorum elimden geleni yapacağım. Lütfen sen de elinden geleni yap ve bu hastaneden sağlıklı bir insan olarak çık artık. Kızın dışarda seni bekliyor unutma. Yavaşça kalkıp anlıma bir öpücük kondurdu, çıktı odadan.

Rüya hanımın ellerimin arasına bıraktığı, dörde katlanmış kağıdı açtım, gözyaşlarıma hakim olamıyordum.

“    İntihara meyilli hayallerim var sevgili

     Bu sabah kar yağarken şehrime,

     Astım onları kendi ellerimle… “

      Emel ‘e 

Ayakucuma bırakılmış deri çantayı açtım. İçinde ne olduğunu merak ettiğim çanta şimdi ellerimdeydi. Çatlamış yerlerine dokundum Ona dokunur gibi. Açtım çantayı. Her gün çalıştığı dosyayı aldım. Derin derin nefes aldım.

Yüzlerce Karakalem çizim resim vardı dosyada.

Hepsinde benim yüzüm.