Bütün Sonlar, Birbirine Benzedi Aslında

Bunu, sana vaktinden önce yazılmış bir mektup farz et. Okuduktan sonra katla, kirli pantolonun sağ arka cebine koy. Bunları yapabiliyorsan, hala hayattasın demektir. Hala, paylaşabileceğimiz çok şeyin var olduğunu bilmek, huzurun ta kendisi olabilirdi. Hala paylaşabileceğimiz bir şeyler kaldı mı? Uykusuz bir gece yarısı mesela, yarısı yenmiş yeşil elma, henüz dibi gelmemiş şarap şişesi…

Anlattım sana, taşınacağım. Bundan sonraki hayatımda, aslını istersen ne olacağını ben de çok bilmiyorum. Pencere önünde hercai menekşeler istiyorum, bir iki de sakız sardunya. Fazlasını istemem. Fazlasını istememeyi öğrendim. Sahip olduğumuz her şey gün geliyor, bize sahip oluyor çünkü.

Anlattım sana, yalnız kalacağım. Stefan Zweig demiş: “Bütün yalnızlar gibi özgür, bütün özgürler gibi yalnız” diye… İşte orada hep benden bahsediyor sanırdım. Kendi sonunu getirmiş şair ve yazarlarda hikayemi aradım. Acısı yere göğe sığmayan bir dönüm noktasından sonra, bütün sonlar birbirine benzedi aslında.

Anlattım sana, kaybedilmiş dostları pişmanlıktan kurulmuş cümleler geri getirmez. İnsanlar geri gelir çünkü o dostluk henüz miadını doldurmamıştır. Ancak daha önce sana hiç anlatmadığım bir yer vardı malum hikayede: Beni hep dost, hep çocuk yanımdan vurdular. Şimdi sıra sende mi?

Anlattım sana, ölüm hak… Bir son gelecek. Bugün olmadıysa yarın da olmayacak değil ya. Ama bir ses der ki bazen, hayır olmayacak! Meğer insanca yaşamak bir umut,  hayal de en ağır yükmüş. Kendine bir dünya kurar ve mezara girene dek Atlas gibi sırtında taşırsın o dünyayı. Korktum, zamane Atlas’ının o dünyayı boşluğa fırlatıp atmasından. Korktum kendimden, anladım ki herkes kendi dünyasını taşıyor sırtında. Herkes kendi hayalini taşıyor göçmen kuşlar gibi, bir yerden bir yere…

Anlattım sana, “İçimde baca kurumu gibi kesif kokulu, kirli ve karanlık bir sıkıntı var” dedim. Ben onu vakitsiz ölümlere yordum, sen memleket meselesine. Meğer seni yitirecekmişim hem de bildiğim, sığ, ölü denizlerde…

Anlattım sana, Azerice türküler dinledim. Acıyı, bilmediğim anadilimden konuşmak için. Söz konusu “acı” olunca bütün diller ortaktı, ağıtlar ise ezberden yakılmazdı.  Anladım, anladıklarımı anlattım sana. “Tecrübeyle sabitlenmiştir” imzasını düştüm yaralarımın üstüne. Ne de olsa dosttuk biz, sırf sen de fazladan bir kurşun yeme diye…

Anlattım sana, dosttuk biz. Gece yarılarında ışığa hasret bir odada, birbirimizin gözlerinde kaybedilmiş  insanlığı aramaz mıydık? Herkesin herkese gerçekleri sustuğu bir çağda, birbirimize gerçekleri söyledik biz: Sonu yoktu, hiç olmayacaktı, bu hikaye bir sonu bile hak etmiyordu. Ruhunun renklerini büyüte büyüye gösteren kristal küreler gibiydik biz.

Anlattım sana, bir dost bir dosta ne anlatırsa onu anlattım. Pişmanlıkların yaşananlardan değil, yaşanmayanlardan doğduğunu anlattım. Hem insan sonunu bildiği filmlere de kahraman oluyor bazen. Biz de olduk. Ve ne de çocuksu bir mahcubiyetle saklandık dostluğun arkasında… İyi bilirdim bunu. Nice yitirilmiş aşkı sakladım, dostlukların ardına.

Bunu, sana vaktinden evvel yazılmış bir mektup farz et ve bir gün mevcudiyetimin son bulmasının ardından mutlu bir hayat sür. Bu arada, çiçekleri saksıda severim. Koparılmış zambaklarla bana gelme…