Bir düşüşün ardından anımsananlar

Yüzünde belli belirsiz tebessüm, tılsımına inandığın simsiyah bir tutam saç örgüsünü, nasıl çözdüğünü anımsadın. Yarısı yenmiş yeşil elmam var ve kararmış bir demlik çayım. Öylece bekledim daktilo başında. Öylece bekledim, içimdeki gurbetten yola çıkmış birkaç satırı. Geç kaldılar, kanamalı bir hastaya yetişmek için. Bekledim yine de. Taze fasulye ayıkladım, fayansları ovdum, avizemin taşlarını parlattım. Kalbim kırıldı. Yüzlerce, binlerce kez… Atmaya kıyamadığın yamalı ve sökük kazakların gibidir… İlmek ilmek örmüşsündür yaşamın her renginden, bir ters bir yüz. Onarmadım! Kırık hayallerle yaşanabildiği gibi, kırık kalple de yaşanabilirdi pekâlâ. Arada sırada kırılmalı insanlar. Kırılmadan nasıl anlasınlar, asaletin bütünlükte olmadığını. Kulpu kopmuş bir fincanım vardı, çekmecemde duruyor hala. Düştüm, tekrar düşeceğimi bile bile, ayağa kalktım. Arada sırada düşmeli insanlar. Yoksa dört başı mamur bir yaradılış zannederler hayatlarını. Ne zaman düşsem; ister çamur birikintisi, ister taşları çatlamış bir kaldırım; bir şeyler hatırlarım senden. Kırmızıyı çok seversin, kırmızılar içinde gülümsemeyi… Ve gülüşün, beni hep silahsız bırakır kavgada. Kitapsız bırakır demir parmaklık ardında. Gülüşün beni hep zorda bırakır, yolda bırakır, yoksul ve yoksun bırakır ama “eksik olmasın” derim. Arada sırada bırakılmalı insanlar. Kaldığı yerden devam etmek için upuzun bir yola…

**

Hatırladım, dün gibi. Kırmızı gül vardı, renkli bir kutu makaron ve de Cemal Süreya… O zavallı kadını biraz olsun anladım aslında. Bir ters bir yüz kişiliğini, kanaviçe gibi gergeflere işliyor ve mükemmelleştiremediği, anlamlı kılamadığı hayatını müthiş bir nizamın arkasında saklıyordu böylece… Kırmızı gül vardı, Cemal Süreya da… Sahip olduğumuz tüm varlık bu gibi görünüyordu. Halbuki gül erken soldu, Süreya ise unutuldu bir kitap rafında. Sen hep kazanırsın değil mi zaman, hep kazanırsın, karşında han olsa, hükümran olsa duramaz. O mutlak zaferini beklediğim zamanın ortasında; sen Maurice, gülüyordun! O senden beter gülüyordu, gülüşleriniz paslı bir bıçağın ucu gibi kalbime batıyordu. Sen güldüğünde herkes seni ağlar zannederdi. Ağlar gibi gülerdin. Herkes kendi hayatını mükemmelleştirme çabası içindeydi, oysa ne güzel kusurlarımız vardı seninle… Kırık dökük hikayeleri çok severdik, nokta koyulmamış cümleleri, dibi gelmiş şişeleri, yaralarımızı, şifa bulmayan iflah olmayan yaralarımızı…

**

Ben seni hep, yakılmış kitaplardan okudum matmazel. Okudukça eksildim biraz, incindim. Dokundukça tamamladım eksildiğim yerleri. İncindiklerime yapabilecek hiçbir şey yoktu. Anlayışım için teşekkür etti yediğim tüm darbeler, sonra bir yük trenine atlayıp gittiler. Sen haklıydın matmazel, biz günün birinde anlaşamayacaktık! Senin bildiğin kırgınlıklardan değildim halbuki. Şarabi akşamlar yaratırdım gölgeler uzayınca. Miyadını doldurmuş sokak lambaları altında, şimdilerde tehcir edilmiş bir şehir olan yalnızlığımı parlatırdım. Gidecekmişsin matmazel. Dalı kırık bir söğüt gölgesi bırak bana. Bırak ki nedensiz ve sonsuz kederimin, yaşamsal umudu olsun. Kalmaksa, öldüğünü hiç anlamadan ölmek; neşterin soğukluğunu hissetmeden yara almak gibi. Kendinden bir şey bırak bana matmazel, hani şu yelkovanı kopmuş duvar saatini. Sıvası dökülmüş duvarlarımız el ele verse de, bize bir hane etmedi. Aslında her şey olması gerektiği gibiydi matmazel, yani lağım çukuru gibiydi. Sevmek güzel şey, yaşamak gibi… Ellerini, gözlerini, saçlarını, kıymetini bilecek herkesle paylaş. Ama yine de sen köprücük kemiğindeki yumuşacık kuytuları, öptürme kimselere… Hikayemizi anlatma… Ki zaten bizi, savaş şehirlerinde susturulmuş şarkılar anlatabilir ancak. Kitaplar bile değil…

**

Teni kan sızdırıyor soğuk taşların. Ağır ağır iç çekiyor gökyüzü. Şah damarımdan içeri, biraz daha yağmur verin. Şu an, tam da ellerin dizlerin üzerinde kavuşmuşken yalnızlığının üstüne bastırdığın şey; ardında bıraktığın memleketinin, yerin yurdunun, zamansız tehcirde kaybettiğin kimliğinin yerine koyduğun şey… Meğerse beyaz bir kadının pervasız gülüşüymüş… O gitmiş. Sana da hercai menekşelerin dibine su vermek kalmış. Kireçle sıvalı duvara sırtını yaslayarak, kapalı gözlerle tuttuğun tespihle “Ya sabır” çekmek kalmış. Yoksa her şeyini kaybetmiş, sırtından vurulmuş, aylarca tek kelime etmemiş bir adamı ne yaşatabilirdi ki? Elleri neredeydi onun? Kuşlara ekmek ufalayan, çiçeklere su veren elleri… Teni kan sızdırıyor soğuk taşların. Bütün anlatılmamış hikayeler gibi. İşte bunlar hep çok yorulmuşluğun izleri… Bir iklimden bir iklime sürüklenişin izleri…