Ben Yazarın Zeki, Cesur ve Edepsizini Severim…

Zeki olmalı bir yazar. Duracağı yeri ve kaleminin ucunu nerede sivriltip, nerede kıracağını bilmeli. Altını çizdiği cümlelere kaleminin mürekkebini akıtıp, temiz sayfaları lekelememeli. Kıvrak olmalı, esnek olmalı, ama asla boşlukta asılı kalmamalı sözcükleri. Hasmını punduna getirebilmeli tek bir cümlesiyle. Karıncanın belini incitmemeli, öncelikle karıncanın ona kazandıracağı hikayeleri düşünmeli.

Sözcükler en ilkel silahımızdır bizim. Zihnimizin oltasında sallanır. Sazan neye, hamsi neye tav olur bilmeli bu yüzden yazar dediğin. Ne demiş Yunus Emre; ‘söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.’ Kellemizden olmak bile varsa işin ucunda, bunu bilinçli yapamıyorsa insan aptal olmaktan öteye gidemez. Savunduğu doğrular uğrunda, inançları uğrunda vazgeçemiyorsa rahatından duygu insanı değildir zaten. Belki de bir yazarın önce duyguyla işleyen bir makine olduğunu kabul etmesi gerekir.

Cesur olmalı bir yazar. Yaşam kadar kutsal olmalı yazmak eylemi. Bu yüzden korkularının üstüne gitmeyi becerebilmeli. Odalara, kapalı kapılar ardına sığınıp kısır döngülerde boğmamalı okuyucuyu. Yeri geldiği zaman kimsenin cesaret edemediği sokaklarda yürüyebilmeli. Avını süren bir tazı gibi kokusunu almalı nasibinin metrelerce öteden. Yağmur altında ıslanmamış, ucuz şarap içmemiş, kavgaya dahi şahit yazılmaktan tırsan kimselerden usta çıkmaz. Hayatta zaten ustalığı öğretmez mi bize?  Kim bilir aynı acıyla kaç kere sınanmış, aynı derde kaç kere düşmüşüzdür. Yaşama yetisi korkarak, saklanarak kazanılmaz. Girdiğin her kavga sonrası yaralarını sarabildikçe mahirleşirsin. Bir öncekine kıyasla değerlendirmeli insan kendini hep. Hep daha iyi, hep daha hızlı iyileşmeyi bilmeli.

Cesareti gözü karalık olarak algılamamak gerekli. Spor müsabakalarını düşünelim. Önce saldıran mı, rakibini tanıyan mı daha şanslıdır? Hatta şans demek biraz avam durabilir bu noktada, strateji daha uygun olacaktır. İşte strateji dediğimiz şey ince nüanslardan ibarettir. Gerçeklerle yüzleşmeye korktukça, önümüzdeki merdivene haybeden bir basamak daha eklemiş oluyoruz. Kaçtıkça kendi içsel gücümüzü göz ardı ediyor, girilmemiş bir savaşın mağlubu oluyoruz.

Yazar dediğin her şeyden önce edepsiz olmalı, tabi yalnızca fabl türünde eserler yazmıyorsa. İnsan özü küçük yaşlardan itibaren ahlaki bir süzgeçten geçirilir. Toplumun dışladığı kum ve çakıldan arınmadan, kabul göremezsin. İnsan ırkından damıtıla damıtıla arı bir etik elde edilmeye çalışılırken, aynılaşmaya başlarız. Yazar burada yalnızca toplumun aynası mı olmalı ? elbette hayır. Söz konusu salt bir duygu aktarımıysa, tüm değerleri bir kenara bırakmalı.

Bir aşk hikayesini anlatırken, kahramanları sevişmekten alıkoyamazsınız. Haz denilen olgu sabit tutulamaz sanatta. Topluma bu kadarı kafi deyip erotik bir sahnenin ortasında sinemada ışıkları yakıverirseniz, ilk önce yaranmaya çalıştığınız toplumun ferdleri tarafından eleştirilirsiniz. Hazzın ve erotizmin dozunu yalnızca sanatçı yani yazar belirleyebilir. Unutmayın, ona misafir olan sizsiniz. Öfkeli anınızda ettiğiniz küfürler o an içinde başka sözcüklerle nasıl takas edilemiyorsa, eserlerde sansür beklemek o kadar yersiz olacaktır.

Kısaca toparlayacak olursak, başarılı yazar; imgesel dozu iyi ayarlayandır. Betimlemelerle boğulmuş, başı bozuk cümlelerle uzatılmış niteliksiz yazılar insan zihinlerini anca rendelemeye yarar. Hepsi bir yana yazar okuyucu kitlesini tatmine gitmemeli,  eserleriyle doyuma ulaştırdığı kitleyi baz almalıdır. Özgünlük anca bu şekilde sürebilir…