Azad ve Martı Jonathan

“Fotoğrafını çekeyim” dedi bir abi. Fotoğraf sanatçılarından ve fotoğrafçılık okuyan üniversite öğrencilerinden sık duyuyorum bu sözü. Beni hep boya sandığımın başında çekerler. “Hayır” dedim bu sefer, “beni kitap okurken çek, boya sandığımla değil.”  “Tamam” dedi, ama sonrasında anladım ki, birkaç fotoğrafımı çekmişti ve yalnızca biri kitap okurkendi…

Ayakkabı boyacısıyım, ismim Azad. On dört yaşındayım.  Şimdi size hikayemi anlatacağım ve  sonra da bir anne yüreğine selam yollayacağım…

Bitlis`in köyünden kaçıp İstanbul`a geldim. Babamın üç eşi vardı ve hiçbiri de resmi nikahlı değildi. Bir babalı, üç eşli ve toplamda on iki kardeşli bir evde yaşadım bu yaşıma kadar. Annem babam sevmezdi beni. Ayşe Abla vardı babamın eşlerinden, bir o severdi. Kuran okurdu Ayşe Abla el ayak çekilince. Ona dedim bir gün, “başka kitaplar da vardır değil mi, onları da okumak lazım”. Gülümsedi. “Sen başkasın Azad” dedi, “şiir kitapları var, roman kitapları var, hikâye kitapları var.” “Niye bizim evde yok bu kitaplardan?” dedim. “Okuyacaksan sana yol açarım Azad” dedi Ayşe Abla. “Zorlu, çetin bir yola gönderirim seni; eğer ki direnirsen çok kitap okursun, çok acı çekersin, çok umutlanırsın. Burada kalırsan, bu hanede, bu köyde, bu cehalette solup gidersin. Sende umut var Azad” dedi.  “Hazırım” dedim Ayşe Abla`ya, “çıkayım bu köyden anne” dedim. Ona “anne “ demiştim ve gözleri dolmuştu…

İstanbul`a telefon açtı Ayşe Abla bir sabah gizlice..”Azad`ı yolluyorum, oğlumdur benim, göz kulak olun ona” dedi. “Yolla, ama biz kendimize yetemiyoruz” demiş dayısı Beşir Amca. Ayşe Abla demedi bir şey. Telefonu kapatınca ağladı. Kendisi ağlarken, “sakın sen ağlama” dedi bana. Ben zaten hiçbir zaman hiç kimsenin yanında ağlamam; tarlada ağlarım, ahırda ağlarım, helada ağlarım…

İstanbul`a vardığımda Beşir Amca karşıladı beni. “Sana alışveriş yapacağız şimdi” dedi. “Yok bir ihtiyacım; çok yorgunum, biraz uyusam mı?” dedim. Bir tokat attı suratıma. “Sen buraya uyumaya mı geldin ulan?” dedi. Bakakaldım öylece. On sekiz saatlik yoldan gelmişim, bir de üstüne üç otobüs değiştirerek bir kenar mahalleye vardık. Derme çatma bir dükkana girdik. “Hazır mı oğlanın takımı?” dedi Beşir Amca. İri kıyım bir adam vardı dükkanda, “hazır” dedi.  Dükkanın  sonundaki yan odaya geçti ve bir boya sandığı getirdi. “Boyaları, fırçası, bezi, hatta bağcıklara kadar her şeyi tastamam” dedi. Beşir Amca, cüzdanından para çıkartıp uzattı adama.  O an anladım ki, bana yapılacak alışveriş buymuş…

Yine  üç otobüsle Tarlabaşı`na ulaştık. Bitlis`in köyünden Tarlabaşı`na gelmiştim ve köydeki evimizin konforunda  bir evde, -ne kadar ev denirse artık- , benden iki üç yaş büyük dört çocukla tanıştırılmıştım. “Bu oğlan sizin kardeşiniz, boya sandığı da var, az idare edin, sonra kendi masrafını çıkartır” deyip gitti Beşir Amca.

İlk gün bana nasihat etti ev arkadaşlarım. “Burası İstanbul, sokak köpekleri bile arkalarına geçirtmez kimseyi” dediler. “Niye?” dedim. Güldü biri. “Sen İstanbul`da sokak köpeği olacaksın da becerilmeden yaşayacaksın öyle mi!” dedi. Kediler ve köpekler üzerinden hayat bilgisi dersleri verdiler bana ilk gün. “Bize bile güvenme” dediler, “tedbiri bırakma elden ve boya işini kavrayıp da para kazanmaya başlayınca demirbaşlarını tamamla.” “Neymiş o demirbaşlar?” dedim, “Çakı, falçata, göz yaşartıcı sprey gibi şeyler işte” dediler gülerek.  O gece hep kabuslar gördüm. Ayşe Ablanın öldüğünü gördüm mesela; tecavüz edilen sokak köpeklerini ve karınları delik deşik edilen sokak kedilerini gördüm…

Birkaç günde tümden öğrendim ayakkabı boyamayı ve ilk on günlük kazancımın tamamını bana bu işi öğreten ev arkadaşım Habip`e verdim ricasını kıramayarak! Yine ev arkadaşlarımdan Tahir`in ricasını kıramıyorum ve onun payına düşen elektrik parasını ben ödüyorum şimdilik. Bütün ev arkadaşlarımın benden ufak tefek ricaları oluyor ve biliyorum ki, ricalarını kırmazsam dayak yemeyeceğim, becerilmeyeceğim ve kovulmayacağım…

Beş aydır İstanbul`dayım. Üzerimdeki kıyafeti kendi paramla aldım biliyor musunuz? Dükkan sahibi parayı istedi önce, montu denemem için. “Ya olmazsa üzerime?” dedim. “Parayı geri veririm o zaman, çalıp kaçmayacağın ne malum?” dedi. Gücüme gitti çok. Kot pantolon da uzun geldi biraz. Ama aldım yine de. Terziye gittim, kotun paçasını kısalttırmak için. “Önce parasını ver” dedi o da. Daha az gücüme gitti bu sefer…

Beş ayda altı kitabım oldu. Martı Jonathan`ı okudum en son. Fotoğrafımı çekenlere danışıyorum “neler okuyayım?” diye. Jonathan gibi uçacağım bir gün bu nefret dolu yeryüzünden çok öte bir yere. Yalnızca kanat çırpışımı duyacaksınız ve bir çocukla bir kitabın nasıl bütünleştiğini hiçbir zaman anlamayacaksınız…

“Ah Azad” dedim kendi kendime bu sabah, “daha on dördündesin ve daha az incinip, daha çok direnebiliyorsun” dedim. “Gözyaşlarını yüreğine akıtmayı öğrendin Azad” dedim.“Kitap okurken huzurlusun, en güzeli de bu” dedim…  “Kendini koruyabiliyorsun artık ve yalnızca sokak kedilerine ve sokak köpeklerine sonuna kadar güveniyorsun” dedim. “Yine de seviyorsun, vicdanlısın, merhametlisin be Azad, helal olsun sana” dedim…

Ayşe Abla öldü, biliyorum. Köyden çıkarken ben, okuduğu Kuran`ı vermişti bana “ günlerim sayılı” diyerek.

Kuran`ın içinde Martı Jonathan`ı saklıyorum; Ayşe Abla`nın, -annemin- ruhuna selam ederek…

Ergür Altan