Atlas’ın Günahı Neydi?

“O zaman beni çağıracaksınız, Ama yanıtlamayacağım. Var gücünüzle arayacaksınız beni, Ama bulamayacaksınız.” Eski Ahit

Ayak sesleriyle başlayan isyan, gürültüye dönüştü. Önce sen sustun, sonra ben. Artık bize ait olmayan bir ülkede, bizden biri olmayan bir adamın insülin yükselmesi esnasında verdiği acımasız kararların kurbanıydık. Özbenlik uğruna verilmiş savaşı kaybetmenin nasıl bir his olduğunu soruyorlar. Kağıttan gemileri sulara salmak gibi… Suçlu, basit ve anlaşılır. Diyorum ki kendime “bu senin ilk yenildiğin savaş değil…”

25 Aralık akşamıydı, o gün Ece ajandasına “Bugün hiç yaşanmamış gibiydi” diye not düşecekti adam. Kadın içinse yarım kalmış bir hikayenin tamamlanacağı gündü. Nicelikte bir geceydi. Nitelik olarak baktığın zaman o gece eşittir bir ömür… Başkahraman, hiçbir denklemde kanıtlayamadı bunu.  O gece, gökkuşağı görmek için yağmurun ve güneşin buluşmasını beklemekten yoruldu. Çok yoruldu. “Tanrı’nın paleti elimde olsa, yedi renkle sınırlı kalır mıydım sanıyorsun” diye sordu.

Babil Sürgünü’nden beri göçteyim sanki. Neden bu dünya, onu güzelliklerle inşa etmek isteyenlerin üzerine yıkılır da bize cehennem olur, hiç bilemem… Barış ve anlayış dışında ne istemiştik ki? Bütün renkleri de sevmiştik halbuki. Babil Sürgünü’nden beri göçteyim sanki… Yol bitmedi yine. Kışın vurduğu karlı dağları peşim sıra bırakıp beton kitlelerinin arasına geldim. İnsanın içinde bulamadığını yollarda araması hali midir? Ardımda bıraktığım kentlere öğretmedim, ardımda bıraktığım kentler bana öğretti: İnsan gurbeti sırtında değil, içinde taşır. Aslımızın ve özümüzün yüküdür o…  Nereye gidersen git! Çözülmeyen açmazlar, çıkmaz yollara dönüşür.

Nereden gelmişti, nereye giderdi, hiçbirimiz bilmezdik bunu. Bilmek de istemezdik ki dilimiz varıp da sormamış hiç. Neden yolcuydu bu kadar? NASA, yeni bir gezegen keşfettiğinde içimiz kıpır kıpır olurdu, milyonlarca yıl önce yaşamış dinozorlar, milyar yıllık elementler… Küçük bir keşif tüm bildiklerimiz değiştirir belki diye, bekledik baştan yazılmasını tarihin. Bir ihtimal dünyayı istediğimiz gibi değiştiririz diye…

Bilir misin aziz dostum; dünyayı göktaşları, patlamalar, evrensel fizik kanunları değil; insanlık değiştirdi. Bu yüzden, varlığı hep şüpheyle karşılayan Albert bile Nihilizme gözünü kapamış, kulağını tıkamıştı. Hiç olan, hatta olmayan bir şey bu kadar değiştiremezdi. Neden yolcuydu bu kadar, “Şehirleri, ülkeleri, denizleri boş ver” dedi Albert, “Kendi içinde bir yolculuğa çıkmaktır asıl olan…” Haklıydı, bir yerde yine haklıydı, hep haklıydı. Haklılığı ruhumu sıkıştırıyor, kafamı karıştırıyordu. İçimizdeki ölmek ya da yaşamak isteğini bastırabiliyor muyduk? Biz, günün 24 saati, uyurken, uyanırken, çalışırken, yemek yerken, şarabımızı içerken, annemizle telefonda konuşurken, kardeşimizle süpermarkete giderken; biz olarak kalabiliyor muyduk? Yeni bir gezegen keşfedildiğinde içimizin kıpır kıpır olma sebebi pılımızı pırtımızı toplayıp gitmek istememizden kaynaklanıyordu. Hiç anlayamadık bunu, anlayamadığımız için anlatamadık da, biz çok sadakatsiz davrandık dünyaya… Dualardan bahsetmedi ki. “Hadi Tanrım, bize hunharca mahvedebileceğimiz yaşanılası bir gezegen daha ver” diyemezdi.

Bekleriz, sonumuza ya da sonsuzluğumuza dek bekleriz. Hayal kırıklıklarının, vicdanımızdaki iyi niyetli duyguları iteleye kakalaya açtığı boşlukları, tuz buz olmuş ümitlerle kapatmayı. Bekleriz, yıkılan her çocuk dünyasının gizli ve sihirli bir el tarafından yine yeniden inşa edilmesiniz. Bekleriz, bir beyaz atın omuzladığımız tüm yükün sırtlamasını. “Ya Atlas’ın günahı neydi?” diye sormazlar mı adama… Bekleriz, Atlas’ın bu yükten bezip, yerküreyi dipsiz karanlığa yuvarlamasını… Bekleriz, yitirdiğimizin her sevilenin-ya da bir zamanlar sevilmiş olanın-öylece kendiliğinden gelmesini… Açıktır tüm kapılar ya da öylesine aralık bırakılmıştır. Beklemek için…atlas