Anda Asılı Kalan…

Griden nefret eden birine güneşi insanların yolundan çalan bu havayı nasıl aklayabilirsin ki? Sadece aydınlık havalarda yürüyen ama en çok geceyi seven birine içindeki bu çelişkiyi nasıl kanıtlarsın? Kalabalıklarda dolaşan ama hep kendi kendine sığınan birini yalnızlığın dehşetine nasıl ikna edebilirsin? Kendini inandırmak istediği bir gerçek borçluydu, yüzleşme zamanıydı kendiyle. Böylesi bir havada, böylesi bir şehirde ve böylesine daralmışken ruhu insan ne derece umut kovalayabilirdi?

Charles Dickens romanına şu sözlerle başlamıştı; “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık. Hem inanç devriydi, hem de kuşku…” . Hangi çağındaydı? Neydi iyi ve kötü olan, bu yaşananların neresi akla yatkın, hangi aşamadan sonrası aptallıktı. Neye inanmıştı ki, aklını bulandıran tek bir kuşku olsundu? Hepsini aynı anda yaşamayı bilmek gerekti. Öğrenemedim dedi kendi kendine, hayattan bunların hepsini istediğini de sanmıyordu.

Sonra Sartre’ın sözünü hatırladı; “ Saat üç. Bir şey yapmak isterseniz bu saat ya çok geç ya çok erkendir.”  Saatine baktı, öğleden sonra 3 ü 20 geçiyordu. Hala erken, hala geç sayılırdı. Anların arasında sıkışan için tek bir kurtuluş vardır, anılarını düşünmek. Düşündü, yaklaşık bir saat, çakılıp kaldığı bankın üstünde ardı ardına yaktığı sigaraların izmaritlerini hırsla ezerek, yalnızca düşündü…

İnsanları izledi önünden geçen, kendilerini, ruhlarını böylesine telaşa kaptırmışçasına koşturmaları tuhaf geldi ona. Bu kadar konsantre olunacak hayat gailesi ne olabilirdi. Sorsan hepsi yaşıyordu, ama nerelerdeydi göğüs kafeslerindeki inanç, neredeydi gözlerinde taşımaları gereken fer? Işıksız, solmayı bekleyen sazlıklar gibi rüzgarda sağa sola devrilen bu güçsüz insanları kendinden daha azimli kılan neydi? Bende eksik olan ne, ne benden taşıp beni böylesi boğan fazlalık? Kendine okkalı bir tokat attı, utanç insanı kendine getirirdi, o an ona yetmedi. Işıltılı, pahalı bir mağaza vitrinin karşısına dikilip kendini izledi. Camın ardındakilerin ne olduğunu görmüyordu, gözlerine baktı. Hayal kırıklığının kesif kokusu doldu ciğerine. Bu muyum, bu kadar mıyım hepi topu? Heybetim, öfkem, inadım, kaşlarımın altından bakan muzip gözlerime ne oldu dedi.

Gerisin geri dönüp az evvel hışımla kalktığı banka tekrar oturmak istedi, yerinde başka bir kadın oturuyordu. Kendine benzetti bir an onu, üç maymunu oynamak isteyip ruhu başkalarına bakıp hırsla dolan birini kendinden tanırdı. Bi cesaret oturdu yanına, baksana bende ne görüyorsun diye sordu. Öteki kadın, düşüyorsun dedi, tutunacak bir şey yok etrafında. Sonunu kabullenmiş birinin umarsızlığı, ama yine de arayışı, biraz umudu var hala kurtuluşa dair diye yanıtladı. Hadi oradan dedi bizimki, benim umudum yalnız kendimdedir. Kendime seni benzetmekle hata etmişim deyip öfkeyle kalkıp gitti öteki kadının yanından…

İnsanların küçük şeyleri büyütmekte üstlerine yoktur. İstediğim biraz kalabalıkta kaybolup, kendimden uzak kalmaktı. Düşüncelerimden, kendime bıraktığım neşeden ve hüzünden anca bu şekilde kurtulabiliyorum çünkü. Bir de bencil derler bana, ne var yani suç mu safınızda yer kapmaya çalışmam diye söyleniyordu yürürken.

Suçtu elbet, bir suça ortak oluştu bu, hem de değmeyecek bir sebeple. Sadece can sıkıntısından, sadece çaresizliğinden yapıyorsan bu suçtu. Yere göre koyamadığın gururundan kaçıyorsan aşağılıkça bir şeydi. Lanet bir rüya, ve onu sahici sanman aptallıktı. Zavallı, sana mı kalmıştı eleştirmek, varacağın sonuç onlara benzemekti. Haydi çık işin içinden şimdi…

Geri döneceğin kendin kaldı mı, kim kurtaracak şimdi seni. Bir yabancıya alışır gibi kendini yeniden tanıyıp yeniden sevmekle başlayacaksın işe. Ta en başından uğraştığın kendini kabullenişin sıfırlandı gitti işte. Bu kulak tırmalayan uğultudan kendi sessizliğine geri nasıl döneceksin? Ve diretmeden, yine en başından bu yolu azimle nasıl yürüyeceksin?  Yıktığın putlarını yerden kaldırıp, saygıyla tekrar nasıl tapınacaksın. Ayağının altında ezip hırpaladığın, hayattan alacaklı olduğun kaderi üzerine hangi yüzle ve nasıl giyeceksin?

Midesi bulanıyordu, soğuk terler boşanıyordu alnından, titreyen ellerine engel olamıyordu. Bir sese ihtiyacı vardı, bir patlama, öyle güçlü bir şey olmalıydı ki artık sadece kendi sesini duyabilsin. Korksun diğer herkesin sesinden.  Öyle bir yanmalıydı ki elleri, öyle harlı bir ateşte bir daha hiçbir şeye yürekten tutunamasın. Öyle bir sözü hazmetmek zorunda kalmalıydı ki, midesindeki bulantıyı unuttursun. Tanrım bir felaket ver, bu şımarıklığımı affettirecek isyanım için. Ve yine tanrım, merhametini çek üstümden beni mayıştıran diye gizli bir kuytuda ağlıyordu.

Saatlerini bunları düşünerek harcadı, demek ki anılara sığınmadan da kurtuluna biliyordu anların bel büken ağırlığından. Ne varsa insanın kendi içinde gizliydi. Bugün her birimizi ölüme yaklaştıran o his yarın bizi hayata bağlayabilirdi. Kendi özünden kopan kayaları, zirveye sürüyen bir tek talihsiz Sisifos değildi.

Yerden aldığı taşı diz kapaklarına ezercesine vurdu. Yürüyeceksin, bana duyduğun sorumluluk bu, benimsen bana itaat edeceksin. Yolun nereye varacağı şimdilik umurunda olmasın, bunların tasarrufu bırak aklına ve vicdanına kalsın. Sen yalnızca yürü, görevin bu.

Ey gözlerim, ey kulaklarım sizler de işitin. Bir şeyi dinlerken ve izlerken ruhunuzdan onay alın. Onun görmekten imtina ettiğini önüne çıkarmayın.

Ey ağzım, ey sözlerim biliyorum geç kalınmış bir şey varsa buna sebep olan sizsiniz. Bugün yaşadığınız pişmanlık sizin eseriniz. Belki en az itaatkar siz olmalıydınız asi ruhunuza. Ama yine de onurlu halinizi kutsuyorum, ikiyüzlü bir hain değilsiniz.

Ey içimdeki ateş, seni diri tutacağıma ve hayatımı ortaya koyup seni harlayacağıma ne büyük yeminler ettim bilemezsin. İkimizin tek bedene sığmaya çalışması ne zordu, ne çok çabaladık birbirimize alışıp, yanlışımızla da olsa mecburiyetimizi sevmeye. Düşersem kaldır beni, uyursam uyandır, aç isem sen doyur beni.

Bunlar oldu kendine sözleri, kimse görmedi, kimse duymadı, kimseye dokunmadı, hiçbiri de onun umurunda olmadı. Yürüdü geçti, ayaklarıyla tüm zamanların ahını eze eze…